Hacı Bektaş Veli'nin Yaşadığı Tarihsel Ortam
Baki Öz (Araştırmacı Yazar)
1) Giriş:
Hacı Bektaş Veli’yi yaratan ve “Hacı Bektaş Veli’ye XIII. y. yılın ürünüdür” dedirten tarihsel koşulları ve bu dönemin Ortadoğu, Anadolu ortamını, yaşantısını ana çizgileriyle görelim. Şuna inanıyoruz; Hacı Bektaş’ı anlamak, ancak XIII. y. yıl Ortadoğu ve Anadolu koşullarını, yapısını tanımakla mümkün olacaktır. Hacı Bektaş’a, inanç- düşünce- eylem bağlamındaki hareketine,
çizgisine çağı ve ortamı gözönüne alınarak bakılması durumunda Hacı Bektaş olgusu bir somutluk, bir gerçeklik kazanabilecektir.Olgunun bir başka yanı da şudur: Hacı Bektaş; çağına damgasını vuran, ortamını yaşanılabilir duruma getirmek için çözümler üreten, arayışlar içerisine giren, koşulları toplumun yararı doğrultusunda değiştirmek için zorlayan biridir. Sulucakarahöyük’teki küçücük topluluğunu yapılandırışında bunları görüyoruz. O, düşündüğü ideal toplum için Sulucakarahöyük topluluğunu model almış,
bu modeli Anadolu geneline yaymaya çalışmıştır. İşte Hacı Bektaş’ı bir birey olmaktan çıkarıp, günümüze kadar kalıcı kılan bu yanıdır. İşte bu nedenler Hacı Bektaş olgusunun tarihsel dönemini, çağını, ortamını, koşullarını ön plana çıkarıyor, bilinmesini gerekli kılıyor. Çünkü, Hacı Bektaş Veli bir XIII. y. yıl Anadolu ürünüdür. Acaba nasıldır XIII. y. yıl Anadolusu ? . .2) Anadolu’ya Göçler :
V. y. yıldan itibaren Hazar denizi çevresinde yoğunlaşmalar olmuş, bu durum ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalımlara yol açmıştır. Avrupa’ya göçenler etkinlik kuramazlar, Avrupa toplulukları içerisinde erirler. Fakat Ortadoğu ve Anadolu’ya göçenler bugünlere kadar sürecek biçimde kalıcılıklar sağlar ve etkinlikler kurarlar. Beylik, devlet ve imparatorluklar ku
rar, kurum ve kuruluşlarını oluştururlar. Yer yer ve zaman zaman Ortadoğu’yu, ama sürekli olarak da Anadolu’yu yurt edinirler. Türkler, Anadolu’yla en belirgin biçimiyle M. S. 450’lerden sonra tanışırlar. Fakat Anadolu’yu fethetme ve yerleşme/ yerleştirme doğrultusunda yapılan asıl göçler 1000’li yıllarda başlar. Büyük Selçuklular döneminde Çağrı Bey, Tuğrul Bey, İbrahim Yinal, Kutalmış, Yakuti, Anadolu’ya akınlar düzenlerler, Afşin Bey’se Ege denizine ulaşır. 1071’de yapılan Malazgirt Savaşı’yla Türkler’e Anadolu’nun kapıları açılır. Artık Asya’da birikmiş ve ekonomik, toplumsal, siyasal bunalıma düşmüş Oğuz/ Türkmen boylarını yerleştirecek bakir alanlar bulunmuştur.Asya, sürekli olarak askeri ve siyasal çalkantılar yaşamaktadır. Aynı topraklar üzerinde yeni yeni devletler kurulmakta ve kurulmaya çalışılmakta. Bu çalışmalar büyük savaşlara yol açmaktadır. Savaşlarsa halkın yaşamını doğrudan etkilemekte, halkı “başka yerlere göç” biçiminde yeni arayışlara sokmaktadır.
Bu siyasal ve toplumsal gelişmeler sonucunda Anadolu’ya olan göçleri ve bu katılımlar sonucunda oluşan Anadolu coğrafyasındaki toplumsal mozayiği, bu yeni coğrafyada özellikle Xlll. y. yıllarda toplumsal bunalımlara neden olacak odaklaşmaları şöyle toparlayabiliriz:
Hz. Ali’nin oğullarından Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd’in soyu IX. y. yılın ilk çeyreğinde Anadolu’ya taşınır. Malatya yöresine yerleşir. Ünlü Battal Gazi bu topluluk içerisinde Anadolu’da doğar. Bu topluluğun bir kolu daha sonraları Isparta’ya dek dağılacak ve orada bilinen Veli B
Hurremiye hareketinin önderi Babek’in ordusu içerisinde önemli ölçüde Türkler vardır. Eba Müslim’e özenti duyuyorlar ve Ehlibeyt yanlısıdırlar. İran topraklarındaki Arap/İslam egemenliğine karşı bir başkaldırı yürütmektedirler. Azerbaycan’da ortaya çıkan bu hareket, Abbasi hizmetindeki Türk komutan Afşin tarafından 833- 34’lü yıllarda bastırılır. Bilindiği kadarıyla iki bin Babeki savaşçısı Ana
Ortadoğu devletlerince baskı ve kıyıma uğrayan Mazdek- Hurremi- Babeki kalıntıları farklı zaman dilimlerinde ve çeşitli gruplar biçiminde Anadolu’ya göçer, yerleşir, Alevi inancıyla karılıp yoğrularak ve Alevi toplumu içerisinde yerlerini alırlar.
Abbasi halifeleri Harunreşit ve oğulları Memun, Mutasım dönemlerinde Ortaasya Türklüğü’ne sıcak bakılacak, Türk boylarından askeri birlikler kurulacak, komutanlık ve valiliklere Türkler’den atamalar yapılacak ve Araplar’la karışmaları istenmeyen Türk toplulukları Abbasiler’le Bizans arasındaki tampon bölge olan Anadolu’nun doğu kentlerine yerleştirileceklerdir. “Avasım kentleri” denilen bu bölgelere yerleştirilen Türk boyları genellikle Abbasiler’in denetiminde kalarak Sünni İslamlığı benimseyeceklerdir. Daha sonraları Anadolu’ya göçen birçok Türk topluluğu Avasım bölgesindeki etnikdaşlarının arasına kolaylıkla yerleşebileceklerdir.
1015- 1070 yılları arası Anadolu’ya fetih hareketi sırasında kimi akıncı birlikleri ve onlarla birlikte hareket eden Türkmen boyları Anadolu’ya yerleşmişlerdir.
1071- 1079 yılları arasında Kutalmışoğulları’nın Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmaları sıralarında Anadolu’ya büyük bir Türkmen akını olur. Büyük boylardan kopan küç
Büyük Selçuklular, Sünni İslamlığı temel alan bir düzen kurmuşlardı. Alevi- Şii Türkmen boylarıyla aralarında ciddi geçimsizlikler vardı. Alparslan bu sorunu Türkmen boylarını Anadolu’ya sürerek çözümlemiştir.Geçinilemeyen ve güdüm altına alınamayan Türkmen boylarının Anadolu’ya sürümü tüm Büyük Selçuklu yönetimi boyunca sürmüştür. Bu, bir zoraki göçürmedir. Selçuklular zoraki göçürmenin kapsamına Ortadoğu’daki Şii, Batıni- İsmaili toplulukları da sokmuşlardır. Bu topluluklar Anadolu Aleviliğinin yapılanmasına katılacaklardır.
Anadolu’ya asıl toplu göçler Asya’da ortaya çıkan Moğol- Cengiz olayı üzerinedir. Cengiz Han (1206- 1227) Asya’nın tümüne egemen bir devlet olur. Doğu Avrupa’ya, Ortadoğu’ya ve Anadolu’ya doğru genişlemek ister. Bu hareketi, huzursuzluklara neden olur. Kimi devletleri, beylikleri yıkar. Gidilen yerlerde sivil halka zarar verilir. Kıyım, kırım yapılır ve zulüm uygulanır. Selçuklu ülkeleri alınır. Bir
Muhammed Harizmşah’ın (1200- 1220) yanlış politikası Cengiz Han’ı üzerine çeker. Yenilir ve devleti yıkılır. Oğlu Celeleddin Harzemşah (1220- 1231) Tebriz’i başkent edinerek Azerbaycan üzerinde yeniden devletini kurarsa da, Moğollar’ca yeniden ortadan kaldırılırlar ve kalabalık Harzemli Türk kitlesi Ortadoğu’ya, oradan da Anadolu’ya gelip yerleşirler. Erzincan, Erzurum’la birlikte kimi yerler Harzemliler’e ikta olarak verilir ve yüzbinlerce Har
Moğol İmparatorluğu topraklarının Ortadoğu bölümü Hülağü Han’ın payına düşer. Hülağü Han, 1258’de Bağdat’a giderek insanlığa yakımayacak ölçüde kırım ve zulüm uygular. Halifelik servetine el kor ve halifeyi öldürtür. Şii- Sünni ayrımını körükler. Korku ve tedirginliğe düşen bölge insanı Anadolu’ya sığınarak kırımdan kurtulmaya çalışır.
Anadolu, XII. y. yıldan itibaren mutasavvıf derviş akımına uğrar. XIII. y. yıl Anadolu’su ise artık bir derviş yatağıdır. Bilindiği gibi Ortaasya “Horasan Melamilliği” nin kaynağıdır. Asya’daki siyasal ve toplumsal çalkantılar düşünce ve inanç çevrelerini yeni arayışlar içerisine iter. Özellikle Moğol istilası, yani Cengiz’in egemenlik girişimi kitlelerle birlikte mutasavvıf çevreleri de ürkütür. Kimi kez bireysel, kimi kez grup olarak, kimi kez de kitlelerin öncüleri olarak kitleleriyle Anadolu’ya göçer, Anadolu’nun yeni siyasal, toplumsal ve inançsal ya
X. - XIII. yüzyıllarda Anadolu’ya olan göçlerin Hacı Bektaş Veli’ye ortam hazırlaması açısından karakteristik özellikleri şunlardır:
Anadolu’ya ilk gelen Türk- Türkme
Alevilik, ilkin Ortasaya Türklüğü içerisinde yayılmıştır. Anadolu’ya Türk göçleriyle birlikte gelir. Anadolu’ya gelen göçlerin bir bölümü Alevi’dir. Bir kısmı Müslümanlık’la Şamanlık arasında bocalamaktadır. Bir bölümü ise henüz Şamanlık ve diğer Asya dinlerindedirler. Bu dönemler Anadolu, bu nedenlerle etnik ve dinsel bakımdan karmaşıktır. Göçebeler arasında geçerli ve yaygın olan Alevilik, Ş
X
Anadolu’ya ilk göçler sırasında Hıristiyan halk tedirginleşir. Batı Anadolu’ya göçer. Seyrek nüfuslu İç Anadolu’ya Rum feodalları egemen olur. İki toplum bölgeleri arasında ıssız bölgeler doğar. Türkmen çoğunluk göçebelikte direnir. Selçuklu yönetimi Hıristiyan köylüyü topraklarına döndürmeye çalışır. Bir yerde Rum ve Hıristiyan köylünün savunucusu ve koruyucusu olmaya çalışır. Başaramaz. Dönemin tarihçisi İbni Bibi’nin yazdığına göre bu dönem Amadolu’sunda Farsça, Rumca, Türkçe, Ermenice ve Süryanice gibi beş dil konuşulmaktadır. Ulusal birlik ve bütünlük sağlanamamıştı
Türkler, din öğesinden çok, ulusal duyguya önem vermişlerdir. Anadolu’ya göçmüş mutasavvıf dervişler, dedeler, babalar İslamlığı Anadolu coğrafsında adeta bir ulusal dine dönüştürmüşlerdir. Bu dedeler, babalar Türklüğü ve ulusal öğeleri İslam potasında değil, İslamlığı Türklük ve ulusal öğeler potasında eritmiş ve yoğurmuşlardır. XIII. y. yıl bu oluşumun dorukta olduğu dönemdir.
Asya’dan gelen nüfus Anadolu’da önemli olaylar yaratmıştır. 1240’larda Selçuklular’a, 1260’larda ise Moğollar’a karşı direnmişlerdir. Halk tabakalaları içerisindeyse etkin bir maya görevi yapmışlardır. Uygun kaynaşmayı yaratarak çoğu kez fetih işlerini kolaylaştırmışlardır. Toplumun maneviyatına etki etmiş, yerleşmelerine, üretici olmalarına çalışmışlardı
XI. - XIII. Yüzyıl Arası Siyasal- Yöne
Gelişmeler:
XI.- XIII. y. yıl Ortasya ve Ortadoğu’nun siyasal bakımdan en çok bunalımlı dönemidir. İstikrarlı ve kalıcı bir düzen görülmez. Hazar denizini odak alan bölge üzerinde birçok Türk devleti kurulmuştur. 1000’li yıllarda bu bölgede Oğuz Yabgu Devleti vardır. Hazar denizinin doğusunda ve Aral gölünün kuzeyinde uzanan topraklarda Moğol soylu Karahitay Devleti egemendir. Hazar ve Aral’ın doğusuna uzanan bölgede Türklük öğeleri İslami öğelere ağır basan Karahanlı Devleti (840- 1212), Karahanlılar’ın güneyinde Hindistan’a kadar uzanan bölgede İslami öğeleri Türklük öğelerine ağır basan Gazneli Devleti (962- 1187) vardır. Aynı bölgede giderek İran’a ve Anadolu’ya doğru genişleyen Büyük Selçuklu Devleti (1038- 1157) kurulur. Bunların insan kitlesi aynıdır. Oğuzlar ve çeşitli Asyalı boylar. Oğuz boyları bu devletler arasında çekişme konusu olur. Bu durum, Oğuz halkının huzursuzluğuna yol açar. Büyük Selçuklu Devleti, Abbasi Halife- Devleti’ni siyasal güdümüne almaya çalışır. B. Selçuklu toprakları üzerinde bir dönem bağlı, bazen bağımsız Irak, Horasan, Kirman, Suriye ve Türkiye Selçuklu devletleri kurulur.Türkler’de ülkeyi hanedan üyeleriyle birlikte yönetme geleneği vardır. Bölgelere vali olarak atanan kimi hanedan üyeleri ve valiler bağımsızlıklarını ilan ederler. İhşidiler, Tulunoğulları, Harizmşahlar bunlar arasındadır. Yetişkin olmayan ve gerekli beceriyi gösteremeyen hanedan üyesi valilerin yanlarındaki “atabeyler”, “Atabeylikler” adıyla irili- ufaklı devlet ve beylikler kurarlar. Ku
zey Irak’tan Akdeniz’e kadar uzanan topraklar üzerinde Zengiler, İran’da Salgurlular/ Fars Atabeyliği, Azarbaycan’da İldenizliler/ Azerbaycan Atabeyliği, Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu’da Beğteginoğulları/ Erbil Atabeyliği, Güney Suriye’de Böriler/ Dımaşk Atabeyliği varlıklarını sürdürürler.Türkler’in XI. y. yılda Anadolu’ya akınlarıyla birlikte, özellikle Anadolu toprakları üzerinde kimi beylik/ devletler kurulur. Erzurum dolaylarında Saltuklular, Erzincan- Divriği dolaylarında Mengücekliler, İç Anadolu Bölgesinde Danişmendliler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarının bir bölümü üzerinde Artuklular, Erzen, Bitlis yöresinde Dilmaçoğulları/ Togan Arslan Oğullar, Van, Ahlat yöresinde Sökmenliler/ Ahlatşahlar, Diyarbakır yöresinde İnal/ Yınaloğulları, Ha
rput- Elazığ yöresindeyse Çubukoğuları, Anadolu’nun batı kesimindeyse İnançoğulları/ Denizli- Ladik Beyliği siyasal- yönetsel varlıklarını sürdürürler. Bu ülke toprakları adı geçen Beylik ve devletlerle Türkiye Selçuklu Devleti arasında çekişme konusu olur. Çoğu, XIII. y. yılda Türkiye Selçukluları’nın eline geçer ve bu beylik ve devletlerin siyasal varlığına son verilir.Türkiye Selçuklu Devleti siyasal- yönetsel varlığını sürdürürken, 1243’lerde Kösedağ Savaşı’yla Moğol İlhanlı Devletine yenilir. Bunun üzerine siyasal egemenliği sarsılır. Anadolu’da Moğol- İlhanlı egemenliği başlar. Devlet yönetiminde doğan otorite boşluğu ve toplum üzerindeki egemenliğin gevşemesi ve bölgelerde kimi beylik ve devletlerin kurulmasına, bölgede ulusal birlik ve ülke bütünl
üğünün bozulmasına neden olur. İnceleme konumuz olan XIII. y. yılda Türkiye Selçukluları’ndan birçok beylik doğarak ayrılırlar.XIII. y. yıl siyasal bakımdan bir dönüm noktasıdır. Yüzyılın ilk yarısı Türk- Türkmen toplumunun Anadolu coğrafyasında birleşmesi, ulusal ve ülkesel birliğini kurması savaşımı içinde geçer. İkinci yarıda ise, sağlanan ulusal ve ülkesel birliği dağıtmama savaşımı verilir. Doğallıkla, dönemin bu durumu doğrudan toplumun yaşantısına yansır. Bu nedenle XIII. y. yılı bir bunalım dönem
i olarak nitelememek gerekir.4) Haçlı Savaşlarının Yarattığı Bunalım:
Haçlı Seferleri 1096- 1270 yılları arasında yapılır. Avrupa, doğuya ve İslam ülkelerine sekiz sefer düzenler. Yaklaşık iki yüzyıl süren bu savaşlar döneminde doğu- batı uygarlığı karşı karşıya gelir. Fakat konumuz açısından, yani Hacı Bektaş’ın ortaya çıkışı açısından önemli yanı Anadolu ve Ortadoğu’da sergilenen savaşlar, kitle kırımları, insan ölümleri, ekonomik bunalımlar ve kıtlıklardır.
X. - XIII. y. yıllar arasında Avrupa’da nüfus patlaması olur. Nüfus patlaması tarım ürününün artışını zorunlu kılar. Batı Avrupa’da yeni alanlar tarıma açılır. Feodal rantın sabitliğine karşın, üreticinin payı artar. Bu durum Batı Avrupa’daki feodal sistemin yükseliş dönemine rastlar. XIII. y.
yılda Avrupa’da feodalizm en yüksek noktasındadır. Özünde Haçlı seferlerinin temelinde bu gelişme yatmaktadır. Avrupa feodalları Orta ve Doğu Avrupa topraklarına doğru da yayılım içerisindedir. Akdeniz’deki Venedik, Cenova gibi İtalya kentleri Batı Avrupa’nın ticaretine aracılık etmektedir. Almanya İmparatorluğu’nun pazarı Venedik’in denetimindedir. Ceneviz, Venedik ve Piza Haçlı seferleri süresince burjuva öğelerini temsil ederler. İtalyan burjuvalarından oluşan koloniler doğar. Bunlar doğu ticaretinin önemli merkezleri olurlar. Haçlı çılgınlığını ticari alışverişe dönüştürürler. Hıristiyan din adamları ve papaların çabaları yalnızca dinsel amaçlı değildir. Amaçları; maddi ve manevi olarak kilise iktidarını güçlendirmek ve yaymaktır. Papalık, daha sonraki merkeziyetçi monarşilere örneklik ederek “otokratik merkeziyetçi bir otorite” kurarlar. Avrupa’nın feodal temsilcileri olan baronlar, şövalyeler elde edecekleri arazi ve zenginlekler peşindedirler. Yeni topraklar alarak etkinlik alanlarını genişletmek ve monarşik devlet olma yolunda büyümek isterler. Haçlı seferleri, şövalyelerin ülküsü olur. Savaş, onlar için kâr(kazanç) kaynağıdır. Avrupa’nın işsizi, çapulcusu, dinsel fanatiği bunun için yollara dökülmüştür. Kudüs’ün alınması Hıristiyan dünyasının kurtuluşunun simgesi yapılmıştır. Din adamları, Haçlı seferlerini “Tanrı’nın isteği” olarak propaganda etmektedirler. I. Haçlı Seferinde (1096- 1099) Avrupa’nın yoksul ve fanatik köylü kesimi yollara düşer. İstanbul’da 600 bin Hıristiyan Haçlı toplanır. Bunların geneli Anadolu’da ikinci Kılıç Arslan’ın vur- kaç taktiği, açlık ve susuzlukla yok olur. Antakya önlerine ancak 50- 100 bin kadarı ulaşır. Kudüs’ü, Fatimiler’den alarak bir Latin Devleti, Antakya, Urfa, Trablusşam, Sur ve Yafa’da da birer kontluklar kurarlar. Bölgede toplum, Fransız feodalizmi türünde bir feodaliteye sokulur.II. Haçlı Seferi (1147- 1149) Musul Atabeyliği’nin Urfa kontluğunu ortadan kaldırması üzerine düzenlenir. Bu sefere Almanya İmparatoru ile Fransa Kralı katılırlar. Alman orduları Mesut tarafından bozguna uğratılır. Fransız birlikleri ise Türkmenler’in saldırılarına uğrar. Geri kalanlar Türk ve Rumlar’ın saldırılarıyla erirler.
III. Haçlı Seferi (1189- 1192) Eyyubi hükümdarı Selahattin’in Kudüs’ü alması üzerine düzenlenir. Haçlılar bu sefere Alman İmparatoru, Fransa Kralı ve İngiltere Kralı’nın yönetiminde katılırlar. Alman orduları Anadolu’da geçerken büyük yitikler verir. Ama Konya’ya girmeyi başarırlar. Çarşıları yağmalar ve birçok insanı öldürürler(1190). Ordular dağılır. Diğer birlikler Akka’yı kuşatırlar. Erzaklarının bitmesi üzerine, Akka müslümanlarının direnişi kırılır ve teslim olurlar. Kudüs’ü almak için Selahattin Eyyubi’yle savaşırlar. Kudüs, Müslümanların elinde kalır.
IV. Haçlı Seferinde Haçlılar İstanbul’a vararak Latin İmparatorluğu’nu (hanedanlığını) kurarlar(1204- 1261). Kenti yağmalarlar. Halk ayaklanır. Bizans hanedan üyelerinden kimileri Anadolu’ya geçerek İznik ve Trabzon’da iki ayrı devlet kurarlar. İznik Devleti 1261’de Latin İmparatorluğu’na son verere
k Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırır. Trabzon Rum İmparatorluğu ise Fatih Sultan dönemine dek sürer.Selahattin Eyyubi’nin ölümü ve Eyyubi Devleti’nin parçalanması, Haçlılar’ın yüzyıl kadar daha Suriye’de kalmalarına olanak verir. Çevre bölge ve ülkelere seferler düzenlenirse de, başarılı ve kalıcı olamazlar. Ortadoğu toprakları üzerine ayrıca dört sefer daha yapılır.
Bu iki yüzyıl içerisnde savaşlar nedeniyle Anadolu ve Ortadoğu’da yüzbinlerce Hıristiyan ve Müslüman ölür. Anadolu, Suriye ve Filistin’in birçok yeri yakılır yıkılır. Anadolu savaş alanı olmuş ve en çok zararı görmüştür. Savaş ekonomisi yaşanılmış, üretim düşmüş, açlık ve kıtlık yaşanılmıştır. Haçlı seferleri Anadolu ve Ortadoğu’daki Türk- İslam devletlerini güçsüzleştirdiğinden, M
oğol saldırıları karşısında dirençsiz bırakmıştır. Hıristiyan din adamlarının otoritesi sarsılmıştır. Bu savaşlar bölgedeki Müslüman- Hıristiyan ilişkilerini bozmuştur. Kapanmaz yaralar açmış, din ve mezhep savaşlarını sürekli kılmıştır. Müslümanlar içindeki Hıristiyan toplulukları zarar görmüştür. Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaş gibi hümanist ve evrenselcilere bu yaraları kapamak savaşımı düşecektir. Bunlar Hacı Bektaş ve Hacı Bektaş’ların doğmasına neden olacaktır. İşte böylesi bir XIII. y. yıl Hacı Bektaş’a kaynaklık eder ve Bektaşiliği ön plana çıkarır. Hacı Bektaş’ın felsefesindeki acı, kıyım, ölüm, yıkım, savaş, kıtlık, açlık karşıtlığı; din, dil, etnik, mezhep ve dinler üstü bir dostluk ve barış içerisinde “olgun insan”, “olgun toplum” olarak yaşama isteği bu gözlemlerin ve yaşanılanların verdiği derslerin sonucudur.5) XI.- XIII. Yüzyıllarda Askeri Olaylar ve
Savaşların Yarattığı Genel Bunalım:
Hacı Bektaş’lara ortam hazırlayacak askeri olayları kronolojik sırası içerisinde vererek; bir duygu, gönül, düşünce ve inanç adamı olan Hacı Bektaş Veli’nin doğmasına hangi etkenlerin kaynaklık ettiğini belirtmek, açıklamak amacındayız. Çünkü insan, ortamının ürünüdür. Onu, koşulları yaratır. Hacı Bektaş’ın yaşadığı XIII. yüzyılı da bu açı
dan değerlendiriyoruz. XIII. y. yılı hazırlayan gelişmeler ve XIII. y. yıl ortamında Hacı Bektaş Veli konumuzun odağıdır. Düşünürler, inanç adamları, gönül adamları, liderler bunalımlı dönemlerde ortaya çıkarlar. Toplum, onlara gerek duyar. Hacı Bektaş’ın da ortaya çıkışı böyledir. Şimdi Türk/ Türkmenler’in Anadolu’ya gelişleriyle ilgili önemli askeri olaylara, geniş kitlelerin kırımına, zulüma uğramalarına, kan ve can kaybına neden olan savaş olaylarına bakalım. Çünkü bu olaylar, bunların toplumdaki yankısı, sonraki yıllara kalan izleri konumuz açısından önemlidir.26. Ağustos. 1071’de Bizans İmparatorluğu’yla Büyük Selçuklu Devleti arasında Doğu Anadolu’da Malazgirt Savaşı olur. Büyük Selçuklular’ın 50 bin ile Bizans’ın 100 bin dolaylarındaki ordusu karşı karşıya gelir. Bizans yenilir. Türk/ Türkmenler Anadolu’ya yerleşme olanağını yakalarlar.
Kutalmışoğlu Süleyman Şah Anadolu’da Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurar ve genişler. Antakya’yı alması Suriye Selçukluları’nı korkutur. Suriye Selçuklu Meliki Tutaş’la Halep yakınlarında yapılan savaşı yitirince, Süleyman Şah intihar eder (5. Haziran. 1086) .
I. Kılıç Arslan, Haçlılar’a karşı 30. Haziran. 1097’de Dorileum (Eskişehir) Savaşı’nı verir. Yenilir ve çekilir. Haçlılar 100 bin kişiyle Çukurova’ya girer ve Antakya’yı kuşatırlar. 40 bin kişiyle Kudüs’ü kuşatır ve alırlar. 70 bin Yahudi ve Müslümanı öldürürler.
I. Kılıç Arslan, babasının yerine Türkiye Selçukluları’na sultan olur. Konya’yı başkent edinir. Danişmendliler’i yener. 1104’de Büyük Selçuklu Devleti’nden ayrılarak bağımsız olur. Suriye’ye yönelir. B. Selçuklu sultanı Muhammed Tapar, Emir Çavlı konutasında Türkiye Selçukluları üzerine bir ordu gönderir. Savaşı yitiren I. Kılıç Arslan atıyla Habur ırmağını geçerken boğulur (1107) .
Türkiye Selçukları’yla Bizans İmparatorluğu arasında 17. Eylül. 1176’da Miryokefalon (Gelendost/ Kumdanlı) Savaşı yapılır. Bizans 100 bin kişilik bir orduyla Selçuklu Türkleri’ni Anadolu’dan atmak ister. Bizans ordusu yenilir. Bu olay, Türkler açısından bir dönüm noktası olur. Anadolu’dan atılamayacakları anlaşılır ve Türkiye’yi yurd edinirler.
Türkiye Selçukluları’yla Bizans arasında 1211’de Alaşehir Savaşı olur. Bizans ordusu yenilir. Selçuklu askeri yağmaya girişir. I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in bir Bizans askerince öldürülmesi üzerine durum değişir. Laskeris, karşı saldırıya geçer. Selçuklu ordusu büyük yitikler vererek, Türk topraklarına çekilir.
Türkiye Selçukluları Güneydoğu Anadolu’yu almak, Kilikya Ermeni Krallığı’nı ortadan kaldırmak, ülkesel bütünlüğü sağlamak için 121
I. Alaeddin Keykubat, Akdeniz ve Karadeniz’e ulaşır. Buradaki beylikleri ortadan kaldırır. Kırım’daki Suğdak’ı alır (1224) . Eyyubi ve Artuklu meliklerini yener. Anadolu’daki ilk Türk beyliklerini / devletlerini ortadan kaldırır.
Cengiz Han’ın önünden geçerek Anadolu’ya sığınan Harzem hükümdarı Celaleddin Harzemşah’la Türkiye Selçuklu hükümdarı I. Alaeddin Keykubat arasında Erzincan’da 10. Ağustos. 1230’da
Türkiye Selçukluları’nın Doğu Anadolu’da egemenlik sağlaması Eyyubileri tedirgin eder. Büyük bir orduyla harekete geçerler. İki ordu 1234’de Harput yakınlarında savaşır. Eyyubiler yenilirler. Sultan Alaeddin Eyyubiler’i Doğu Anadolu’dan tümüyle uzaklaştırmak için Rakka, Urfa, Harran ve Siverek’i alır.
1239’larda
Tarihlere göre; Malya Savaşı’nda 3 bin - 6 bin Babai Türkmen, bini Frank askeri olmak koşuluyla 12 bin- 60 bin arasındaki Selçuklu askerine karşı savaşmıştır. Babailer’in Selçukluları 12 kez yenilgiye uğratmalarını, kentleri ele geçirmelerini göz önüne alırsak Babai ayaklanmacı ve savaşçılarının daha çok olması, en az 10 binin üzerinde olması gerekir. Dönemin tarihçisi İbni Bibi’ye göre bu savaşta 4 bin Babai Alevi- Türkmen kılıçtan geçirilir. 600 kişi tutsak edilir. Baba İshak da bura
da öldürülür.İbni Bibi kadın ve çocuklara değinilmediğini yazarsa da, yanılıyor olmalıdır. Babailer’in kadın ve çocuklarıyla birlikte savaştıkları bilinmektedir. Selçuklular’ın kendilerine karşı savaşan bu kadın ve çocuklara dokunmayacakları düşünülemez. Zaten dönemin bir başka yazarı, kadın ve çocukların bu kırımdan kurtulamadıklarını belirterek İbni Bibi’yi tamamlar. Bar Hebraeus; “Bunlardan erkek, kadın, çocuk, hayvan velhasıl hiçbir şey kılıçtan kurtulamadı…” demektedir.Babai olayından Selçuklular’ın yıprandığını gören Moğollar Anadolu’nun istilasını düşünürler. Sultan II. Gıyasettin Keyhüsrev/ vezir Sadeddin Köpek yönetici ikilisi acizdir. Selçuklu sınırlarında dolaşan Boycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu Kafkasya’daki Gürcü ve Ermeni birlikleriyl
Moğollar 1251’de Diyarbakır ve Meyyâfârkin yöresine girer, Suruç, Harran ve Urfa’ya kadar akınlar düzenler, insanları öldürür, tutsak eder ve çevreyi yağmalarlar. Kervanları soyarlar.
1256’da Boycu Noyan kışlamak için Anadolu’ya girer. Selçuklu birliklerini yeniden yener. Konya’ ya kadar ilerler. Moğollar, Doğu ve Orta Anadolu’yu istila ederlerken kalabalık Türkmen yığınları ve Ağaçeriler de Malatya Harput bölgesi ile Fırat- Musul yörelerini işgal ederler.
Hülagü Han, Suriye seferi sırasında şehzade Yaşmut’a 1257’de Mardin ve Meyyâfârkin (Silvan) ’i aldırtır. Silvan kuşatmaya direnir. Açlık felaket halini alır. Kent halkı kedi, köpek ve fareleri yerler. Moğollar, kente girdiklerinde birbirleri üzerine yığılmış insan ölüleriyle karşılaşırlar.
Memlük sultanı Baybars Moğolları 1260’da Aynucalut Savaşı’nda yener. Moğollar ilk kez acı bir yenilgi alırlar. Baybars’ın İslam ülkelerinde yıldızı parlar ve İslam toplumlarının koruyucsu(hamisi) olur.
Baybars, Muineddin Pervane yönetimindeki Selçuklu ordusunun desteğindeki Moğol ordusunu 1277’de Elbistan Savaşı’nda yener. Moğollar 6700 ölü, pek çokta tutsak verirler. Selçuklu birliklerinin çoğu Baybars’a katılırlar. Kimileri de gönüllü tutsak olurlar. Baybars Kayseri’ye girer. Pervane’nin iki yüzlü siyaset uyguladığını anlayarak ülkesine döner. İlhanlı hükümdarı Abaka Han Anadolu halkının ve Selçuklular’ın Baybars’la anlaşıp çağırtarak Moğ
Selçuklu emirlerinden Harzem kökenli Diyarbakır yöneticisi Baycar 1277’de ayaklanır. Lülve Komutanı Hatıroğlu’na ihanet ederek, Moğollar’a teslim eder. Moğollar onu parçalayarak, parçalarını illere gösterilmek üzere gönderir ve halkı sindirirler.
Baybars’ın Anadolu’da olmasını fırsat bilen Karamanoğlu Mehmet Bey, II. Keykavus’un oğlu Siyavuş’u (Cimri ) sultan ilan eder. 37 günlük bir yönetimden sonra Anadolu’ ya gelen Moğollar Mehmet Bey’le Siyavuş’u öldürürler. Cimri olayı ve Baybars’ın Anadolu içlerine kadar gelmesi, Moğollar’ın Anadolu’yu işgal etmelerine ve ülkeyi tek elden yönetmelerine yol açar.
Moğollar’ın Anadolu’nun yönetimini doğrudan üstlenmeleri üzerine vezirler ve valiler halk üzerinde bir sömürü, talan düzeni kurdular. Taht kavgaları kanlı boyutlarıyla sürüyordu. Anadolu’daki Moğol hanedan üyeleri, vali ve komutanları da zaman zaman merkezi yönetime karşı ayaklanıyor ve halka sığınıyorlardı. Baltu (1296) ve Sülemiş (1298) ayaklanma
ları bunların en önemlileridir. Kısaca Hacı Bektaş ne yana baksa kan, ölüm, savaş, siyasal mücadele, kıtlık ve sömürü görüyodu. Bunlar, onun Anadolu’ ya yeni bir yaşam tablosu getirmesinde temel etken olacaklardır.XI.- XIII. Yüzyıl Anadolu’ sunun Düşünsel ve İnançsal Yapısı:
İslam dünyasında felsefe hareketleri Abbasiler döneminde Hıristiyanlaşmış Yunan felsefesine ait yapıtların çevirilmeleriyle başlar. Felsefeden dayanak bulan tasavvuf giderek sistemleşir. X. y. yıldan sonra tasavvuf bir düşünce sistemine dönüşür. Asıl felsefe akımları da yine X. y. yıl başlarında doğar. Öncülüğü, Doğa felsefesi ile ilgili akımlar yapar. Giderek bu akım; Eflatun’la Aristo’nun felsefe sistemlerini uzlaştıran ve bunu Yeni Eflatuncu yorumlarla donatan Meşaicilik
ile, Eflatunculuk’la gnostik felsefeyi birleştirerek yeni bir atılım yapan İşrakilik olarak iki çığırda gelişirler. Buna karşın İslam dünyası XII. ve XIII. y. yılda iki önemli badire atlatır. Bunlar Haçlı seferleriyle Moğol istilasıdır. Bu olaylar VIII. - XI. y. yıllar arasındaki olguyu (pozitif / müsbet) bilim araştırmalarını ve özgür düşünceyi zayıflatır. Eşari kelamcılığı düşünce tartışmalarını durdurur. Eğitim, iskolastik biçim alarak bağnazlığı arttırmıştır. Felsefe akımlarına hoşgörü kesilmiştir. Felsefe, Kelamcılığın sonuca varış aracı olmuştur. XIII. y. yıldan sonra felsefe akımları yerlerini tümüyle kelam ve tasavvuf hareketlerine bırakmışlardır.Haçlı seferleri ve Moğol istilası sonrasında Anadolu’da dinsel ve düşünsel bağdaşma oldukça bozuldu. Kitle içerisinde kızgınlık ve kırgınlıklar doğdu. Anadolu düşünsel ve inançsal birliği derin yarlar aldı.
XIII. yüzyıl bu dinsel ve mezhepsel kargaşalıklara çözüm arama çabalarıyla geçer. Hacı Bektaş Veli Anadolu toplumunun düşünce ve inanç uzlaşımının ve dayanışmasının mimarı olur. Bu yanıyla XIII. y. yıl dinlerin ve mezheplerin bir biriyle kaynaşma sağladığı bir dönem olur.
İslam dünyasında düşünce ve inanç akımları genellikle iki temel üzerinde yapılanmışlardır. Birincisi Ehlisünnet (Sünnilik), ikincisiyse Ehlibeyt (Şiilik/ Alevilik) . Ara akımlar bu iki koldan birine yanaşarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Mutezile, İhvanülsafa, Mazdekilik, Karmatilik, Hurremilik, İsmaililik, Batınilik… gibi akımlar hep Ehlibeyt akımı içerisinde yerlerini alarak genel İsl
am anlayışına kazandırılmışlardır. Bu akımların İslam temeli üzerinde Bektaşilik adı altında yoğrulmasında Hacı Bektaş Veli önemli rol oynar.Asya göçleriyle birçok da Türkmen dervişi, mutasavvıfı, dedesi, babası, düşünürü Anadolu’ya gelirler. Bunlar Türkistan- Horasan- Maveraünnehir’de Melamilik, Yesevilik ve Vahdet- i Vücut akımları içerisinde yoğrulmuş kimselerdir. Anadolu’nun kentlerine yerleşir, çoğu kez yüksek kesimlere seslenir, aristokrat ve aydın tabakası içerisinde yaşarlar. Bir bölümüyse kırsal
kesimlere ve halk arasına yerleşirler. Bu hareket Anadolu’da kendi içerisinde biçimlenir. Birincisi Muhyiddin Arabi (öl. 1241) ve evlatlığı Sadruddin Konevi(öl. 1274) ile temsil edilenler ahlakçılığı temel alırlar. İkinci gurupsa Kübrevilik ile Suhreverdilik tarikatlarında toplanırlar ve daha hoşgörülü, daha estetik bir karakter gösterirler. Necmeddin Razi (öl. 1256), Bahaüddin Veled (l. 1228), Burhaneddün Muhakkik- i Tirmizi (öl. 1240) Kübrevililiği temsil ederler. Evhaduddin Kirmani’yse (öl. 1237) Suhrevirdiliğin temsilcisidir. Bu tarikatlar İranilik etkisi taşırlar. Orta Anadolu’nun Konya, Kayseri, Tokat ve Amasya gibi ticaret ve kültür merkezlerine yerleşirler. Halkın dinsel yaşamında önemli ölçüde rol oynarlar .Bu iki ahlakçı ve estetikçi akım XIII. y. yılın ortalarında Mevlana Celaleddin (öl. 1273) ve Mevleviliği doğurur. Mevlana, özellikle Selçuklu yöneticileriyle iyi ilişkiler içerisindedir. Mevlevilik’se kent insanının ve yönetici çevrelerin tarikatı olacaktır. Ahi Evren’in kurduğu Ahilik’se ken
t insanını örgütlemesi ve ekonomik yaşama sokmasıyla birlikte, Mevleviliğe göre ayrı bir yol izler.Tasavvuf, XIII. y. yıl Anadolu’ sunda göçebe, yarı göçebe ve köylük çevrelerde önemli temsilciler bulur. Bu akımı Anadolu’ ya “
Horasan Erenleri” getirmişlerdir. İslama yaklaşımı yüzeyseldir. Bu bir “halk tasavvufu” akımıdır. Temsilcileri baba, dede ve atalardır. Horasan Melamiliğinin/ Melametiliğinin devamcısıdırlar. Hacı Bektaş Veli bu hareket içerisinden ortaya çıkacak ve bu harekete yeni bir düzen verecektir.Bu genel akımların dışında XIII. y. yıl Anadolu’ sunda yaşamış ve toplum üzerinde derin izler bırakmış birçok düşünür ve inanç adamı vardır. Fahreddin Irakeyn (öl. 1289) ’in Tokat’ ta tekkesi vardır. Kalenderiler’le ilişkilidir. Sıraceddin Urumavi (öl. 1283) Konya’da yaşamış ve Mevlana yanlısıdır. Bir başka Mevlana yanlısı olan Kutbeddin Şirazi hikmet, tabiiye, riyaziye ve tıp uzmanıdır. Hacı Mübarek Haydari ise Haydari halifelerindendir. XIII. y. yılda yaşamıştır. Tabduk Emre ile Yunus Emre de yine
bu yüzyılın insanlarıdır. Batıni- Alevi akımın içerisinde yer almış ve toplumumuz üzerinde bugünlere kalacak ölçüde izler bırakmışlardır.Hacı Bektaş Veli, tasavvufun Anadolu’da en gelişmiş dönemini yaşadığı XIII. yüzyılın insanıdır. Bu düşünce- inanç akımlarının ve tasavvuf hareketinin en canlı olduğu dönemde hareketin içerisinde yer almıştır. Horasan Melamiliği’nden Anadolu Batıni- Alevi Kalenderiliği’ne uzanan çizginin temsilcisidir. Düşünce ve inanç hareketlerinin en canlı olduğu bir çağda, bu hareke
tlere bir düzen kazandırarak, Bektaşilik çığırı içerisinde toparlayarak, birçok hareketi Bektaşilik özgünlüğü içerisinde eritip, karıp ve yoğurup biçimlendirmeyi başarmıştır. O’nun ululuğu işte buradan kaynaklanır.XI.- XIII. Yüzyıl Türkiyesi’nde Toplumsal Yapı:
Büyük Selçuklular olsun, Türkiye(Anadolu) Selçukluları olsun toplum olarak köylülüğe, ekonomi olarak tarıma dayanırlar. Toprakların, memur ve subaylara maaşlarına karşılık işletme hakkının verilmesi esasına dayanan İkta sistemi temel alınmıştır. Büyük Selçuklular hanedan üyelerini Anadolu topraklarını almaları durumunda kendilerine ikta olarak verileceği özendirmesiyle, Anadolu’yu fethettirir, birçok hanedan üyesini merkezden uzaklaştırır, Ortadoğu ve Anadolu’ya yerleştirirler.
Türk devletlerinde
ülke yönetiminin hanedan üyelerinin ortak malı oluşu esastır. Türkiye Selçukluları da kamu topraklarının hükümdarlık ailesinin malı olması ilkesini benimsemiştir. Merkezi yönetimin güçlenmesi, iktidarı padişahın şahsında toplamıştır. XI. y. yılın sonları hükümdarlık ailesi iktaları dönemi olmuştur. Büyük çapta devlet mülkiyeti ortaya çıkmıştır. Merkeziyetçi eğilimin artmasıyla, XII. y. yılda hükümdarlık ailesi iktaları devletin sıkı denetimine alınmış ve basit birer kazanç kaynağı düzeyine indirilmişlerdir. Türkiye Selçukluları iktaları illerdeki vali ve askerleri kapsayacak ölçüde yaygınlaştırarak ve büyük ikta sistemini kırarak feodallaşmayı önlemeye çalışmışlardır.Selçuklularda toprak üzerinde devlet mülkiyeti esas olmakla birlikte, uygulamada özel mü
lkiyet vardır ve yaygındır. Devlete yararlılık gösteren kişilere temlikler verilmiştir. Bu lkin miri topraklardaki vergilerin bireylere bırakılması biçiminde başlar ve giderek içeriği özelmülkiyetçilik lehine değişir. Bu vergi hakkı giderek devletin toprak üzerindeki haklarından vazgeçmesiyle sonuçlanır. Topraklar tam mülkiyetiyle özel kişilere bırakılır. Vakıflar özelleşmeyi kamuflaş yaparak yürütürler. Dahası II. İzzettin Keykavus 1260’larda bir köyü parayla satar.Moğol dönemi, Anadolu’da özel mülkiyetlerin büyük ölçüde çoğalmasına, Batı feodalitesini anımsatan yüzlerce küçük beyliğin doğmasına yol açar. Askeri iktalar özel mülklere dönüşür. İkta sisteminin dışında, büyük arazi sahibi
dihkanlar varlıklarını sürdürürler. Kamu/ devlet mülkiyetine dayanan ikta sisteminin dışında genişçe bir özel mülk alanı oluşmuştur. Küçük arazi sahibi özgür köylülük de vardır. Türkiye Selçuklu devleti/ toplumu, XIII. y. yılda geniş arazilere sahip büyük ailelerin egemenliğinde ve görünüşe göre feodal bir devlettir.S
elçuklu toplumu, bir sınıflı toplumdur. Sınıflar kristalize olmuştur. Ülkede tam anlamıyla bir beyerki/ zengin erki(plutokrasi) vardır. İranlı ve İranlılaşmış öğeler devlet üzerinde, yönetimde egemendirler.Eğitim ve kültür bu doğrultuda yapılanmaktadır. Kamucu/ devletçi toplum yapısından sınıflı feodal toplum düzenine geçiş izlenmektedir. Toplum, bu geçişin sancılarını çekmektedir. Bu toplumsal sancılar kendini; göçebe- yerleşik, Türk/ Türkmen- İrani öğeler, Şii(Alevi)- Sünni çatışması ve azçok özgür kabile üyeliği biçiminde yaşatılan göçebe yığınların “Türkmenlik”ten çıkıp yarı- bağımlı köylü konumuna zorlanmasına karşı gösterilen direnişler biçiminde ortaya kor. Türkmen feodallaşmaya karşı tepki göstermektedir. Artık XIII. yüzyıl Anadolusu’nda bir sınıflı toplum ve sınıfsallık üzerine oturtulmuş bir düzen vardır. Toplumun huzursuzluğu ve tepkisi buradan kaynaklanmaktadır. Hacı Bektaş da bu yapı ve düzen içerisinde bir tepki ve yeni bir ideal düzen koyucu olarak görünür.Dönemin yazarlarından İbni Said’in verdiği bilgiye göre, Selçuklu ülkesinde 400 bin köy vardır ve bunları 36 bini haraptır. XIII. y. yılın sonlarından itibaren kıtlıklar Anadolu’yu kasıp- kavurmaktadır.Bu durumda toplumuna duyarlı yaklaşan, toplumunun dertlerini dert edinen Hacı Bektaş ve Hacı Bektaş’ların çıkması/ doğması kaçınılmazdır. Dönemin toplumsal yaşantısı, toplumsal- ekonomik- siyasal düzeni, askeri kırımlar, doğal felaketler, baskı ve zulümlar Hacı Bektaş’ın ortaya çıkmasının zorunlu ve kaçınılmaz ortamıdır. Koşullar, Hacı Bek
taş’ı doğurmuş ve öne çıkarmıştır.- II-
HACI BEKTAŞ VELİ’NİN KÖKENİ
VE YAŞAMINDAN ÖNEMLİ KESİTLER
1- “Bektaş” Adının Anlamı ve Kökeni:Araştırmacılar Hacı Bektaş’ın gerçek adının “Muhammed”, mahlasının ise “Bektaş” olduğunu, ayrıca “Hünkâr”ın da Farsça olup “Hüdavendigâr”ın kısaltılmışı olduğunu, lakap olarak kullanıldığını yazarlar. Vakfiyelerde adının “Hacı Bektaş” olduğu belirtilir.
“Bektaş” sözcüğü Türkçe’dir. Şemseddin Sami Bey’in
“Kamûs- i Türki”sine ve Ahmet Vefik Paşa’nın “Lehçe- i Osmâni”sine göre “yaşıt”, “eşit”, “birbirlerinin tıpkısı” anlamına gelir.“Bektaş” adının Türkçe oluşunu ve Hacı Bektaş’ın mahlası, sanı değil de doğrudan adı olduğunu kesindir. Gerk
“Terceme- i Kamus”da, gerek “Tarama Sözlüğü”nde, gerekse “Eski Uygur Türkçe Sözlüğü” gibi eski Türk dilleriyle ilgili sözlüklerde “Bektaş” sözcüğü “eş”, “denk”, “benzer” anlamlarına gelir ve “bengdeş”, “beğdeş”, “bağdaş”, “bekdaş”, “bekdeş” ve “bektaş” biçiminden yazılmıştır. “Hacı”lığı da kesin belgelerle saptanamıyor. Bu ad söylencelere dayandırılmaktadır. “Veli”liği de Anadolu’ya geldikten ve kendini kanıtladıktan sonra almış olmalıdır. “Seyyid”liği Ali soyuna dayandırılmasının bir sonucudur. Sonradan san olarak takılmıştır. Bunlara karşın, “Bektaş” sözcüğünün Farsça ve Arapça olması olanaksızdır. Türkçe’dir. Eski Türkçe’de kullanılmıştır. “Bektaş”ın san olarak savunulması da tutarsızdır. “Bektaş”, doğrudan Hacı Bektaş’ın adıdır. 2) Hacı Bektaş’ın Soyu:Hacı Bektaş Horasanlı’dır. Nişabur kentinde doğmuştur. Babası İbrahim Sani’dir. Muhammed mahlasıyla anılır. Soy olarak Hz. Ali’ye bağlanır. Annesinin adı Hatem (Hateme) ’dir. Şeyh Ahmet’in kızıdır. Anadolu’daki Ağuçan Ocağı bu Ahmet Dede’nin soyundan olduklarını savunurlar.
Hacı Bektaş’ın soy kütüğü ile yol kütüğü (şeceresi) sürekli birbirine karıştırılmıştır. Birden de çok kütükler üretilmiştir. Bu alanda tam bir karışıklık vardır. Gerek soy kütüğü, gerekse yol kütüğü çoğunluk Hacı Bektaş’ı Hz. Ali kaynağına kadar götürür. Zaten iki kütük düzenlemesi arasındaki karışıklıkta buradan doğmaktadır. burada yalnızca soy kütüğüne ilişkin bir örnek vereceğiz:
Hacı Bektaş, her türlü eğitimini Horasan’dan almıştır Toplumsal ve etnik çevresi de Türkistan- Horasan- Nişabur’dur. Buraların çocuğudur. Eflâki, Aşıkpaşaoğlu ve Vilâyetname Hacı Bektaş’ın Horasanlı olduğunu yazarlar. Türkistan- Horasan’a olan Arap göçleri genellikle evlenmeler yoluyla toplumsal karışmaya/ kaynaşmaya uğramışlardır. Bölgede Araplaşma değil, Türkleşme olmuştur. Hacı Bektaş’ın konumu b
u sosyolojik gerçeğin sonucudur.Hacı Bektaş’ın soyu İmam Kazım’a dayandırılır. “Seyyid”liği ve “Evladıresül”lüğü buradan kaynaklanan bir inancın sonucudur. Bu durum inanç bağlamında doğrudur. Tarih bakımından büyük bir önem taşımaz. Ama Arap değil de, Türk oluşu tarihsel gerçeğe daha uygundur.
Hacı Bektaş’ın Yaşadıgı Zaman Dilimi:
Hacı Bektaş 1209/ 10- 1270/ 71 yılları arasında yaşamıştır. 62- 63 yıl ömür sürmüştür. Aşağıda vereceğimiz şu kanıtlar bizi bu sonuca götürmüştür.
Hacı Bektaş
Kaynaklar Hacı Bektaş’la Ahi Evren’in ilişkisine yer verirler. Ahi Evren, 1205’de Anadolu’ya gelir. 1227/ 28’de Konya’ya yerleşir. 1243’de Ahilerle birlikte Moğol olayına karşı çıkar. Eşiyle birlikte Moğollar’a tusak düşer. 1247’de Kayseri’ye yerleşir. Daha sonra Kırşehir’e geçerek ondört yıl orada yaşar. 126
Hacı Bektaş’a yakın bir dönemde yaşayan Iraklı Abû’l- Farac al- Vasıti (1275- 1343) onun adından, yolkütüğünden(şecere) söz eder ve yaşadığı döneme ilişkin bilgi verir.
Kırşehir’de oturan ve kitabını 1502’de yazan Aşıkpaşaoğlu, “Hacı Bektaş, Osmanlı Hanedanından kimse ile konuşmadı”
1295, 1297 ve yıllarına ait Ali Emiri ve başkalarının buldukları vakıfnamelerde ve Kırşehir’de bir Mevlevi tekkesi kuran Şeyh Süleyman b. Hüseyin al- Mevlevi b. Şemseddin’in vakfiyesinde Hacı Bektaş’la ilgili ölenler için kullanılan “Kuddısa Sırrıhu”
Hacı Bektaş ilçesi Halk Kütüphanesinde bulunan 14, 15 nolu yazmada ve 119 noda kayıtlı bilgisini
Cengiz olayı Asya’yı kasıp- kavurmuştur. Herkes huzursuzdur. İnsanlar bölgeden ayrılarak konumlarını kurtarmaya çalışırlar. Düşünce ve inanç akımları alanında da kargaşalıklar vardır. Anadolu umut kapısıdır. Birçok insan, topluluk, bunlarla birlikte düşünce ve inanç adamları umuda koşar gibi Anadolu yollarına düşerler.
Hacı Bektaş da birçok insan, topluluk, düşünür, mutasavvıf dervişle Anadolu’ya göçer. Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya boyuyla birlikte geldiğini, bu boyun Çepniler olabileceğini, Çepniler’in Sivas, Amasya, Tokat, Ankara, Kırşehir yörelerinde Ulu Yörük oymakları içerisine yerleştiklerini bilinmektedir.
Yanında kardeşi Menteş’in olduğunu kesin bildiğimiz Hacı Bektaş’ın boyuyla, çevresiyle ve düşünce arkadaşlarıyla bu göçe karar vermesi, gelip belli bölgelere yerleşmeleri doğal ve akla uygun geliyor bana. Zaten kendisine ilk inananların da Çepni boyu olması bu yaklaşımı haklı çıkarma
ktadır.Nitelikli kaynaklar onun Yesevi, Melami, Kalenderi gibi akımların içerisinde yer aldığını, Anadolu’ya da amaçlı gönderildiğini anlatırlar. Bu durum onun en az 25 yaşın üzerinde, yani 1234’lü yıllarda Anadolu’ya geldiğini gösterir. Kaynaklar onun Kayseri’de Battal Mescidi’nde bir süre Kirmani’nin gözetiminde yetiştiğini yazarlar. Kirmani, 1234’de Anadolu’da temelli ayrıldığına göre, Hacı Bektaş’ın bu tarihte veya bir süre öncesinde Anadolu’da olması gerekir.
Hacı Bektaş birlikte geldiği topluluk içerisinde ön plandadır. Yolculuğu döneminde bile bir arayış içerisindedir. Hacca gider. Necef, Mekke, Medine, Kudüs, Halep ve Elbistan’ı dolaşır. Sivas, Amasya, Kayseri ve Kışehir’i dolaştıktan ve buralarda belli süreler kaldıktan sonra Sulucakarahöyük’
e yerleşir. “Vilâyetname” bu inceleme/ araştırma gezisinin odak noktalarını belirtir. “Kürdistan’da bir kavmin içinde bir zaman eğleşir.(…) O kavmi kendisine bağlar. (…) Rum ülkesine yürür. Elbistan’da Ashâb- ı Kehf mağarasına uğrar. Orada erbain çıkarır. Kayseri’ye doğru yola çıkar. (…) Rum ülkesine Zülkadirli ilinde Bozok’tan girer. (Daha sonra) Sulucakarahöyük’e iner”.Bu gezi ve incelemeler onu olgunlaştırır. Anadolu’daki merkezine yerleşmeden önce Horasan ve Erdebil’de tekke eğitimi almış, Ortadoğu’yu gezmiş, İslamın yoğun merkezlerinde kalmış, çeşitli İslami çevrelerle tanışmış, Horasan’da Yeseviliği ve Melamiliği, İran ve Arabistan’da Batınilik’le İsmaililiği, Selçuklu üzerindeki Acem etkisini, Karamanlılar’daki Türklük idealini, ayrıca Ahilik ve Ba
bailiği yerinden görmüş, tanımiş ve yer yer etkilenmiştir. Hacı Bektaş, 1240’lı yılarda Anadolu’dadır. Olayın içinde veya çevresindedir. Olay karşısında belli bir bilince ve tutuma sahiptir.Hacı Bektaş, Anadolu’da birçok yerde bulunduktan sonra en son durağı Sulucakarahöyük’tür.
“Vilâyetname”ye bakılırsa burada 15 yıla yakın yaşamıştır. Moğollar’a ve Mevleviler’e karşın, Ahiler arasında bulunmuştur. Onları kendine yakın bulmaktadır. O nedenle Sivas’tan Kayseri’ye geçer. Büyük bir olasılıkla Moğollar’a karşı Kayseri savunmasında bulunur. Ahi Evren’le dostluğu bu ilişkiler içerisinde gelişir. Ahi Evren’in Kayseri savunmasında tutuklanması üzerine Hacı Bektaş Sulucakarahöyük’e geçer ve yerleşir. Bu durum karşısında Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’e geliş tarihi 1257- 60 arası olmalıdır. Zaten Ahi Evren’in 1261’de Moğollar’a Kırşehir’de direnişi sonucunda öldürülmesi üzerine eşi, yakınları ve yandaşları olan Ahiler Sulucakarahöyük’e göçer ve Hacı Bektaş’ın yanında korunurlar.Baba İshak olaylarının kılıç artıklarının Hacı Bektaş’ın yanında toplanmalarından çekinm, olacaklar ki, cezalandırma yoluna gidilmeyecek, ama sürekli göz altında tutulacaktır. Ahiler de onun gücüne güç katacaklardır. Bu gelişmeleri gözönüne alırsak, Hacı Bektaş Ahi Evren’in öldürülüş tarihi olan 1261(1 Nisan)’den önce Sulucakarahöyük’e yerleşmiş, bu tarihte artık burada bir güçtür. 5) Hacı Bektaş Hayatta İken Ünlü Değil miydi? :Hacı Bektaş, döneminde ünlüdür. Mevlana, Baba İlyas ve Ahi Evren’le çağdaştır. Kaynaklar bu dönemin ünlülerinin ilişkilerini mistik bir dille anlatırlar. Düşünce üretmişler, yolaklar kurmuşlar, toplumu örgütleme çalışmaları yapmışlar, siyasal olaylara katılmış ve yönetmişlerdir. Dönemin yazarlarından Ahmet Eflâki, Elvan Çelebi, Vasiti Hacı Bektaş’a yer verirle
r. Bunlardan Vasiti, Iraklı’dır ve Hacı Bektaş hakkında bilgisi vardır, ona ilşkin bilgi verir. 1502’de tarihini yazan Aşıkpaşaoğlu onun hakkında sağlıklı bilgilere sahiptir. Ünü sürdüğünden sonraki yıllarda hakkında “Vilâyetname” düzenlenir. Adına tarikat kurulur. Toplumun büyük bir kesimi ona bağlı olduğunu ve onun izinden yürüdüklerini açıklarlar. Devlet, kurduğu bir askeri ocağını (Yeniçerilik) ona bağlar. Mevlevi inançlı Eflâki gibi yazarların onu kendi tarikat önderleriyle kıyaslayarak, küçük düşürücü öyküler anlatmaları dönemin mezhep ve tarikat bağnazlığından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Anadolu’ya ilk “Ehlibeyt sevgisini” ve “tevella- teberra” inancını getiren odur. Sulucakarahöyük’ü Babai kalıntılarına, Kalenderiler’e, Haydariler’e ve diğer heterodoks çevrelere merkez etmiş, bu kesimlere kucak açmıştır. Anadolu’da bir Alevi derneşmesi sağlamıştır. Geniş bir halife topluluğu vardır. Alevi- Bektaşilik’le ilgili belge ve kaynakların yokedildiği tarihsel bir gerçektir. Bu da Hacı Bektaş’ın ününün örtülü kalmasına yol açmış, yolağın yayılmasını engellemiştir. 6) Hacı Bektaş Babai Ayaklanmasına Katılmış mıdır?Aşıkpaşaoğlu bu konuda şunu yazıyor:
“Hacı Bektaş, Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadolu’ya gelmeye heves ettiler. Önce doğru Sivas’a geldiler. O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler.(…)Bu Hacı Bektaş, kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler.” Aşıkpaşaşaoğlu’nun anlatımında Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’ın doğrudan müridi olduğu anlamı çıkmıyor. Y. N. Öztürk’ün bu sıcak ilişkiyi “Horasan hemşeriliği”ne bağlaması gözardı edilemeyecek bir görüştür. Zaten Aşıkpaşaoğlu’nun Baba İlyas’ın halifelerini sayerken, bunlar arasında Hacı Bektaş’a yer vermeyişi de bu açıdan anlamlıdır.Mevlevi Ahmet Eflâki, Hacı Bektaş’ı her yerde Mevlana’ya göre küçümserken bu konudaki tutumunu yüceltir. Eğer Hacı Bektaş olaya katılmış olsaydı, durumu ideolojik değerlendiren Eflâki, mutlaka Hacı Bektş’ı bu tutumundan da ötürü yerer ve kınardı. Şunu yazıyor:
“Hacı Bektaş- ı Veli, Baba Resul’ün has halifeleriden idi. Baba Resul Rum ülkesinde(Anadolu’da) ortaya çıkmıştı. Bir topluluk ona(Baba Resul’a) Baba Resu’llâh diyordu. Hacı Bektaş’ın marifetle dolu aydın bir kalbi vardı. Onun yoluna uymadı”.Elvan Çelebi de Hacı Bektaş’ın ayaklanmaya katılmadığını söyler. “Sultan tacı”nı istemeyerek Babai liderlerini izlemediğini belirtir. Şunları söylüyor:
Hacı Bektaş şol sebepten hiçGöze almadı tacı sultanı
Ulu işigine
gelür ü giderCan- ile seyr ider bu canânı
Böyle anladı bildi buldı bular
Bu nihâdı bu yol u erkânı
Babai ayaklanmasının başlatılması konusunda Baba İlyas’la müridi Baba İshak arasında çelişki vardır. Baba İlyas’ın ayaklanmayı zamansız bulmasına ve başlatılmasının geciktirilmesini düşünmesine karşın, Baba İshak - tıpkı Şeyh Bedreddin olayında olduğu gibi- şeyhinin onayını almadan başlatır. Bu nedenle ileri gelir halifelerin çoğu olaya katılmaz. Zaten Baba İlyas da bir oldu- bitti karşısında bırakılmıştır. Elvan Çelebi’yle birlikte çağdaş kaynakların çoğu Baba İlyas’ı değil, yalnızca Baba İshak’ı suçlarlar. Bu durum, bu konudaki kanımızı güçlendirmektedir. Hacı Bektaş ayaklanmaya katılmamıştır. Eğer katılmış olsaydı, Babai kılıç artıklarının oun yanına toplanmalarında devlet kuşkulanır, bu tür bir oluşuma izin vermez, dahası Hacı Bektaş cezalandırılırdı. Bunlar olmadığına göre Selçuklu Devleti’nin Hacı Bektaş’tan kuşkusu yoktur. Bu da Hacı Bektaş’ın o güne kadar devlet nezdinde kötü ve kuşku yaratıcı bir izlenim bırakmadığını gösterir. Görüldüğü kadarıyla Hacı Bektaş bu dönemler “taç peşinde” değildir, yani yönetim düşünmemektedir. Hacı Bektaş Anadolu’da olmasına karşın, Baba İlyas’ın başında düşündüğü gibi düşünmüş ve o doğrultuda kararlı davranmıştır. Doğru bildiğini yapmıştır. Olayı zamansız bulmuş, tutumuyla daha fazla Türkmen kırımını önlemeye çalışmıştır. Yoksa Marksist ve sol çevrelerin onun kişiliğinde görmeye çalıştıkları doğrultuda; ne olaya katılmış, ne de önderlik etmiştir.Olmasını istediğimiz şeyleri, olmuş gibi göstermek tarihçilikle bağdaşmaz. Tarihçilik, olan şeyi olduğu gibi yansıtmaktır. Sonradan Alevi ve Türkmenler Hacı Bektaş’ın çevresine toplanmışlardır. Bu durum Anadolu’da bir Alevi derneşmesi yaratmıştır. Hacı Bektaş, Baba İlyas’ın eylemini düşünce yoluyla gerçekleştirmeye çalışmıştır. Geçmişten ve yakın dönemde yaşanılandan alınan dersle eyleme çekidüzen verilmiştir. Bunlar Hacı Bektaş yoluyla olmuştur. Hacı Bektaş’ın çeşitli kitlelere önderliği bu aşamadan sonra başlar. Olaylar bu doğrultuda gelişir.Hacı Bektaş Evli mi, Bekar mı idi? (Mücerredlik
Sorunu) :
Hacı Bektaş’ın evliliği/ bekarlığı genellikle Çelebiler’le Babaganlar arasında sorun olmuş, olayın büyütülmesi buradan doğmuştur. Çelebileri Alevi- Bektaşi dünyasında tek otorite görmek istemeyen Anadolu’daki Alevi Ocakları da Hacı Bektaş’ın evlenmediği ve soy bırakmadığı savını kendi meşruluklarına uygun görmüş ve bu konuda Babagan Kolu’nun savını desteklemişlerdir. Görüldüğü kadarıyla olayın bir meşruluk ve
temsilcilik boyutu vardır. Tartışmalı bir süreç geçirmesi bu kaygıdan kaynaklanmaktadır. Bizim bu yanlardan herhangi biriyle doğrudan bağımız olmadığına, olayın salt araştırıcısı olduğumuza, siyasal bir kaygı da taşımadığımıza göre, daha sağlıklı kararlar verebilecek konumda sayılırız.Hacı Bektaş’ın Kalanderi/ Haydari kökenli olduğu, bu dervişlerin de bekar/ mücerred oldukları doğrudur. Hacı Bektaş da bu döneminde Kalenderi erkânına göre giyinir, traşını ona göre yapar ve evlenmez. Fakat Sulucakarahöyük’teki konumu farklıdır. Yerleşmiştir. Artık Ortadoğu’yu dolaşan bir Kalenderi dervişi değildir. Birçok Alevi ve heterodoks gruplar ona bağlanmışlardır. “Serçeşme” konumuna geçmiştir. Artık eski bir Kalenderi/ Haydari dervişi değil, bir sistem adamıdır. Bu toplulukları yönlendirmek ve yönetmektedir. Eski konumuna göre çok farklı olmak zorundadır. Bu kez konumu böyle gerektirmektedir. Bu dönem Bektaşilik töreleri tam oluşmamasına karşın, halifelerine sofra, çerağ, alem, seccade verir ama, nasip verme törenini
n herhangi bir özelliğine ve “mücerredliğe rastlanmaz”. Hacı Bektaş’ın da bu döneminde evlenmesi mantıksaldır. Yerleşik bir yaşama geçmiş, sistem adamı olmuş biri için evlilik kaçınılmazdır.Alevi- Bektaşilik’te bekarlık değil, evlilik özendirilir. Evlilik, erdemli olmanın bir parçasıdır. Erdemli olmaya gidiş yolunun önemli bir basamağıdır. Müsahip olmada, Ceme girebilmede evlilik zorunluluğu vardır.
“Buyruk”, evlenmemiş kimselerin “dini, imanını, müslümanlığını tam görmez”. Babagan Kolu Bektaşileri evlidir. Bu kolun postnişinlerinin bile çoğu evlidir. B. Noyan’ın belirttiği gibi ilk postnişin ve halifeler tümüyle evlidir. Sersem Ali Dedebaba’dan sonra mücerred Dedebabalar gelmişlerdir. Ali Naci Baykal Dedebaba’yla birlikte Dedebabalık yeniden evlilerin eline geçmiştir.Bildiğim kadarıyla günümüzün Dedebabası Bedri Noyan ve halifelerinin tümü evli ve çocuk sahipleridirler.Manicilik’le ortaya çıkan, Hıristiyanlık’ta keşişlik biçiminde kurumlaşan mücerredlik Anadolu Bektaşiliği’nde pek yüz bulmamıştır. Hıristiyan dünyasının içinde olan Balkan Bektaşileri, özellikle Arnavut Bektaşi dervişleri mücerredliğe eğilim duymuşlardır. Balkan Bektaşi dergâh kurucularından Otman Baba, Demir Baba ve Musa Baba hiç evlenmemişlerdir, yani mücerreddirler.
Zaten ilk dönem Bektaşiliğinde mücerredlik kurumu ve mücerred olan yoktur. Mücerredlik bu yolağa (tarikata) 1551- 52’li yıllarda, yani Balım Sultan’la girdiği sanılmasına karşın, ondan da sonra girmiştir.Hacı Bektaş’ın mücerred olması için ideolojisi açısından bir neden yoktur. İzinde olduğu insanlar hep evlidir. Hz. Muhammed, Hz. Ali, Oniki İmamlar hepsi evlidir ve çocukları vardır.
Yetersiz ve pek açıklayıcı da olmasa, Hacı Bektaş’ın evli oluşu ve soyunun sürüşüne ilişkin belgeler vardır. Aşıkpaşaoğlu’nda şöyle bir kayıta rastlanır.
“Ya bu Hacı Bektaşoğlu Mahmut Çelebi ki o Resul Çelebi’nin oğludur. Onun müritlerinden ve ilim ehlinden kimse var mıdır? Cevap: Vardır”.Bu, Hacı Bektaş’ın evlendiğinin ve soyunun sürdüğünün kanıtıdır.Tarihçi M. Ali “Künhü’l- Ahbar”
da(V. cildde) 1596- 97 yılında Hacıbektaş’a gittiğini, Balım Sultan’ın oğlu İskender Çelebi (İskender Mürsel) ile görüştüğünü ve Hacı Bektaş’ın soyundan gelenlerin adlarını öğrendiğini yazmaktadır.Tarihçi Peçevi İbrahim Efendi(öl. 1650) Hacı Bektaş’ın torunlarından Kalender Çelebi’nin ayaklanmasına(1526- 27 yılları) yer verirken, Kalender Çelebi’nin Hacı Bektaş’ın soyundan, torunlarından olduğuna değinir. Ona göre;
“Kalender, Hacı Bektaş- ı Veli’nin torunlarındandır. Yani Hacı Bektaş- ı Veli’nin Kadıncık Ana’dan burnu kanı damlasıyla doğma öz oğlu olan Habib Efendi’nin soyundan gelmedir”.Şemseddin Sami, ünlü
“Kamus- ül- Alam”(Kadıncık maddasi)ında, Ahmet Rıfat’sa “Mirat- ül Makasit”inde(1871), Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana’yla evli olduğunu, çocukları yoluyla soylarının sürdüğünü yazarlar.Çeşitli nedenlerle verilen padişah fermanlarında, vakıf kayıtlarında, mahkeme sicillerinde Çelebiler için “ Hacı Bektaş evladından” deyimi kullanılır. Padişah III. Mustafa’nın 1764(1177 H.) tarihli fermanında; Hacı Bektaş’ın torunlarının Mürselli ve Hüdadatlı olarak iki kesim oluşturduğunu, mürşitliğin Mürselilere ait olduğu belirtir. II. Mahmut’un da bu doğrultuda fermanları vardır. Başvuruları değerlendirerek; “Çelebiler’in Hacı Bektaş’ın torunları olduklarını”, Bektaşi dergah ve zaviyelerinin başına, “Hacı Bektaş’ın torunlarından olan kişilerin postnişin olarak atanmasını” buyurur. 1824’deki bir fermanı bunun en açık kanıtıdır.
Vakıf kayıtları ve mahkeme sicillerinde de Hacı Bektaş dergahına vakfedilen emlak ve arazilerden sağlanan gelirlerden “Hacı Bektaş evladı olan Çelebiler’e” pay ayrılır.
Bu belgeler Hacı Bektaş’ın evlendiği, çocuk sahibi olduğu ve Çelebiler’in onun soyu olduğununun kanıtlarıdır.
Kaynaklarda karşımıza Hacı Bektaş’ın eşi veya manevi kızı konumunda birden çok ad çıkmaktadır. Karışıklığın birinci nedeni budur. Kadıncık Ana, Kutlu Melek, Fatıma Hatun, Fatma Nuriye… hemen hemen aynı insanın adları olarak geçerler. Fakat başka başka insanlar da olmaları olası. Son yıllarda Doç. Mikail B
ayram olaya yeni bir boyut kazandırmıştır. “Menakib- i Evhadü’d- din- i Kirmâni”ye dayanarak, Fatma Hatun’un Kirmani’nin kızı ve Ahi Evren’in ise eşi olduğunu saptar. Yani Ahi Evren şeyhinin kızıyla evlenmiştir. Ahi Evren’in 1261’de Moğollar’ca öldürülmesi üzerine Fatma Hatun eşinin dost çevresi olan Sulucakarahöyük’e göçer. Bektaşiler arasında “Kadıncık Ana” olarak bilinen bu Fatma Hatun’dur. Doğallıkla burada Hacı Bektaş’la bir evlilik yaptığı düşüncesi ortaya çıkmaktadır.Her ne kadar kesin yargıya varmakta zorluk çekiliyorsa da, Hacı Bektaş klasik derviş tanımlamasının dışında bir nitelik sergilemektedir. Yaşam dolu biridir. Çalışıp üretmektedir. Topluluğuyla birlikte işin, üretimin ve yaşamın doğrudan içindedir. Toplumdan kaçan, bir yalnızlık, bir i
nziva adamı değildir. İşle ibadeti birbirinden ayıracak ölçüde çağın ve derviş anlayışının önündedir. Bekarlık değil, evlilik onun yaşantısına uymakta ve yakışmaktadır. Büyük bir olasalıkla İdris Hoca’nın kızı Fatma Nuriye’yle evlenmiştir. Alevi- Bektaşi geleneğinde dedelerin eşleri “Ana” olarak adlandırılır. Hacı Bektaş’ın eşinin de “Kadıncık Ana” lakabıyla adlandırılması anlayış açısından doğaldır. Bu evlilikten Seyyid Ali Sultan(=Timurtaş) veya bir başkası doğmuş ve soyu bu çocuğuyla sürmüştür. Bu soyun bugünkü temsilcileri “Çelebiler”dir. “Burun kanından doğma” anlatımı yalnızca bir söylencedir. Hiçbir bilimsel değer taşımaz. Hacı Bektaş’a olağanüstülük yükleyebilme amacıyla doğmuş olmalıdır. Bu tür birçok derviş ve evliya söylenceleri insanın hayal, sevgi ve bağlılık dünyasının ürünleridir.8) Hacı Bektaş Alevi’dir:
Biz Hacı Bektaş’ın Alevi- Şii olduğu görüşünde ve kanısındayız. Onunla ilgili belgeler bizi bu kanıya götürmektedir. Kanaatımızı oluşturan verileri iki grupta toplayabiliriz.
Hacı Bektaş’ın Yapıtlarındaki Veriler: Hacı Bektaş kitaplarını Alevilik dokusu üzerinde yazmıştır. Kimi pasajlarında bunu rahatlıkla duyumsatır. Şu pasajlarında Aleviliğin temel dünya anlayışına, Alevilik düşüncesine, görüşüne, ilkelerine ve Aleviliğin temel felsefesi olan tasavvufa temellik edecek düşünce izlerine rastlamak olasıdır. Bu düşünce izlerine Alevi- Bektaşiler’in günlük yaşamına girmiş olan “Buyruk”ta ve Alevi toplumunun “sohbet”lerinde bugün de rastlanır.
Makalat”a göre;
“Müminlerin amacı Çalap Tanrı’yı bulmaktır. Kendilerini O’na adamaktır. (O’nunla) bir olmaktır.(…)Muhiplere sorsalar, Tanrı’yı nice bildiniz? Muhipler cevap vereler, kendi özümüzde bildik ve kendi özümüzü Çalap Tanrı’dan bildik. Sözümüzün delili, şartı budur ki, Hz. Resul buyuruyor
ki; ‘Her kim kendini bilirse, kuşkusuz Tanrısı’nı da bilir.’ ““Gönül cennete(uçmak) benzer. Yahya İbni Muaz şöyle der: Benim gönlüm, dünya ve ötedünyadan değerlidir. Çünkü dünya mihnet ve nimet evidir, ama benim gönlüm marifet evidir. Marifet dünya ve öt
adünyadan üstündür.”“Gönül ile Hak Teala arasında perde yoktur.(…)Ve hem Beyt- ül- mâmur(gökte, Kabe hizasında büyük meleğin tavafı olan beyt- i şerif) var. Lakin gönül ikisinden daha değerlidir/ üstündür. Çünkü Beyt- ül- mâmur göktedir. Kerrubiler(büyük melekler) tavaf ederler. Ama gönül padişahı âlem Tanrı’nın nazargâhıdır. Nitekim Sad b. Abdullah der ki, Resul hazretinden işittim: Tanrı ile tüm nesneler arasında perde vardır, yanlız gönül ile Çalap Tanrı arasında perde yoktur. Müminin gönlü Kabe’ye b
enzer. Kabe’ye varan ayağıyla yürür. Ama gönül isteyen, yüzü üzre varması gerek. Onun için aşıklar yüzlerini yere sürerler.”“Ariflerin arılığı görünümdedir. Yeniden aslına erer, birikir. Arifler katında eş koşma murdardır. Onu içlerinde bırakmaz, dışarı atarlar. Kendileri arıdırlar ve başkalarını da arıtırlar. Şöyle bilmelidir: Kendisini arıtmayan başkalarını da arıtamaz.”
“(…) Arifler katında iman akıl üzeredir. Fakat herkesçe bilineni; imanın dil ve gönül üzere olduğudur. Kim Çalap Tanrı’ya gönülden tanıklık yapmazsa, mutlak kafirdir.(…)İbadete gelince; amel imandan ayrıdır ve iman ibadettir.”
“Gönül büyük bir kenttir. Tanrı arştan yerin altına kadar ne yarattıysa o kentte vardır ve o kente sığar”.
“Birisinin gönül gözü olmazsa, Hak’tan ne haberi olur.”
“Bir insan, rahmani ile şeytani olanı ayırmayı bilmeyince kendini de bilmez. Bir insan kendini bilmeyince Çalap Taalayı da bilmez. Şimdi her kim bu sözlerin anlamını anlamışsa, rahmani ile şeytaniyi ayırmasını bilirse, o kişi kendisini de bilmiş olur. Bir kişi ne zaman kendini bilirse aşk gelir, o kişiyi Hakk’tan yana çağırır. Ne kadar talihi varsa, o kadar ileri gider.” “Fevaid”e göre;Hacı Bektaş burada olgunluğu/ olgunlaşmayı amaç gösterir. “Kamil insan”ı, ideal insan tipi olarak alır. Alevi- Bektaşiliğin amaçladığı insan tipidir bu. Kişinin iç olgunluğu, arınmışlığı öne çıkarılır. Namaz kılıp, oruç tutmanın yeterli olgunluğu sağlayamayacağını vurgular. “İslamlık” olarak bilinen bu ibadet biçimleri O’nun için ölçü değildir. O’nun felsefesinde
“ham sofuluk” yoktur. Gönülden inanmışlık vardır. Hz. Ali’nin ahlak(etik) anlayışı O’nun için modeldir. Hacı Bektaş, O’nu Sünni görmek isteyenlere buradaki pasajlarıyla gereken yanıtı verir. İşte ilgili bölümler: “Evliyaya şundan dolayı ‘abdal’ derler ki, kendisinden ilk yaratıldığı hamlık durumu olgunluğa dönüşmüştür. Onlar Tanrı’nın ahlakıyla ahlaklanıp bezenmişlerdir. ’Tanrı’nın huylarıyla huylanınız’ buyruğu budur.”“Şunun açıklanmasından yanayız ki; olgunlaşmış evliyaların ve tanrı’ya erenlerin söyleşmeleri/ sohbetleri görünüme dayanan(zahiri) ibadetten daha yararlıdır. Onların sözlerini dinlemek, bilim öğrenimi yolundan daha insanı Tanrı’ya eriştiricidir.”
“Şeytan, herkesin yolunu keser ve cehennem odunu yapar. Ancak evliyanın(Tanrı dostlarının) çevresinde dolaşamaz.(…) ‘Gerçektir ki, şeytan Ali’nin gölgesinden kaçar’. Her kim ki velinin gölgesine sığınır, şeytan onun çevresinde bile dolaşamaz. Şeytanı gören bir kişi yanıtında; ‘Bu mescidde bir aşırı sofu(zahit) namaz kılıyor. İstiyorum ki onu yo
lundan ayırayım. Fakat onun yanında gerçeğe ermiş biri(arif) bulunuyor. Onun korkusundan mescide giremiyorum. O olmasaydı, aşırı sofunun(zahit) işini bir anda bitirirdim’”.Çağdaş Kaynakların Hacı Bektaş’a İlişkin Verileri
Ünlü Aşıkpaşa’nın oğlu Elvan Çelebi(öl. 1359) “Menakıbu’l- Kutsiyye fi Menasıbi’l- Üns
iyye” adlı yapıtında aile içindeki geleneksel bilgileri en yetkili ağız olarak anlatır ve Hacı Bektaş’a değinerek O’nun Alevi niteliğine ilişkin önemli ipuçları verir.Mevlevi olan Ahmet Eflaki(öl. 1360)
“Menakıbu’l- Arifin” adlı kitabında Hacı Bektaş’ın Baba Resul’un halifesi olduğunu, çokca “şeriata uymadığı”nı ve “namaz kılmadığı”nı belirtir.Bu tanımlamalar Hacı Bektaş’ın Sünni anlayışta olmadığının kanıtıdır doğallıkla.Hacı Bektaş’ın ölümünden 80- 100 yıl sonra müritleri tarafından yazılan, ancak elimize XV. y. yıldaki nüshaları geçen “Menakıb- ı Hünkâr Hacı Bektaş- ı Veli (Vilayetname- i Hacı Bektaş) ” Alevi- Bektaşilik’le ilgili buğün de varlığını sürdüren inançların çoğunun kaynağını oluşturur. Alevi- Bektaşi çevrelerin inanarak benimsediği ve Alevi- Bektaşiliğe katkıda bulunan birçok mutasavvıf dervişi içerir. Bu temel keynak Hacı Bektaş’a Batıni- Şii- Alevi bir nitelik biçer. Bu kaynakta, Hacı Bektaş’ın Ehlibeyt bağlılığından yola çıkan Kalenderi- Haydari eğiliminden biri olduğu açıkça anlaşılı
r.Aşıkpaşaoğlu(öl. 1481)
“Tevarih- i Al- i Osman” adlı yapıtında Hacı Bektaş Veli yer alır. Baba İlyas’la ve Babailer’le olan ilişkisine değinilir. “Meczup ve saf bir derviş” olduğunu söyler. O dönem yaşamış Alevi- Batıni dervişleri belirtir. Bu tarihçinin anlattklarında da Batıni- Babai- Alevi ve heterodoks bir Hacı Bektaş tipi ortaya çıkar.y. yılda yazılan bir başka kaynak, İranlı mutasavvıf Abdurrrahman- ı Cami(öl. 1495)’nin
Gerek yazdıkları, gerek onunla ilgili yazılan, gerekse O’nun izini sürdüren Alevi- Bektaşi toplumunun tarih boyu geleneklerinde ve bilgilerinde yer alan dökümanlara bakarsak Sünni değil, Alevi bir Hacı Bektaş çıkar karşımıza. Bu kanıtlardan yola çıkarak Hacı Bektaş’ın Alevi olduğunu kes
inlikle söyleyebiliriz.-III-
BEKTAŞİLİK VE OSMANLI DEVLETİOsmanlı Devleti’nin Kuruluşuna Hacı Bektaş Katılmadı:
Hacı Bektaş’ın Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan önce yaşadığı, devletin kurulmasına doğrudan katılmadığı, dönemin yazarlarından Aşıkpaşaoğlu’nca saptanır. Aşıkpaşaoğlu şu bilgiyi verir:
“(…)Bektaşiler, Yeniçeriler’in başındaki taç Hacı Bektaş’ındır derler. Yalandır. Bu ak börk, Orhan Gazi zamanında Bilecik’te ortaya çıktı.(…)Her kimse ki Hacı Bektaş, Osmanlı Hanedanından birisi ile konuştu derse yalandır. Şöyle bilesiniz”.
Bu konuda kesin yargıyı Köprülü son dönem çalışmalarında ortaya kor. Şunları saptamıştır:
“Hacı Bektaş’ın Osman I. ile karşılaştığı hakkında Bektaşi söylencelerinde varolan rivayetlerin aslı olmadığı gibi, Yeniçeriliğin ilk doğuşunda Hacı Bektaş’ın ‘hayır dua’ ettiği rivayeti asla kabul edilemez.(…)Hacı Bektaş’ın ölümü bundan çok öncedir.(…)Aşıkpaşaoğlu’nun bu konudaki açık ifadesi, varolan belgelerle pek iyi sağlamlık kazanmaktadır”.
Bu bilgi son çalışmalarla genellik kazanmıştır. Mevlevi yazar Eflaki Hacı Bektaş’ı Mevlana dönemine kor ve ilişkilerinden söz eder. Kaynaklar Hacı Bektaş, Osman Bey’in kayınbabası Şeyh Edebali (uzun ömürlü olmuş ve 1326’da ölmüştür) ve Ahi Evren’den birlikde söz eder ve ilişkil
erini anlatırlar. Moğollar’a karşı birlikteliklerinden ve direnişlerinden söz ederler. Mevlana müridi olan Moğol veziri Nureddin Caca’nın 1261’lerde Ahi kırımı ve Ahiler’in Sulucakarahöyük’e ve Hacı Bektaş’a sığınmalarını tarihler açıkça anlatırlar. Bunlar tarihsel olarak belli ve bilinen olaylardır. Görüldüğü gibi bunlar Osmanlı öncesi olan olaylardır. Hacı Bektaş Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna kalamamış, ölmüştür. Bu nedenle Osmanlı’nın kuruluşunda doğrudan bir rolü olmamıştır.Yalnız bu yargımızı Osmanlı Beyliği’nin yerleştiği uc bölgelere göçerek yerleşen Alevi, Ahi, Bektaşi, Kalenderi ve Haydari dervişlerinin ve topluluklarının Osmanlı’nın kuruluşuna maddi ve manevi katılmalarından, desteklemelerinden ayrı tutalım. İkisi ayrı ayrı olaylardır. Hacı Be
ktaş Osmanlı’nın kuruluşuna katılmamıştır, devletin kuruluşundan önce (1271’lerde) ölmüştür, ama Bektaşiler katılmış ve etkin görev üstlenmişlerdir.Yeniçeriliğin Kuruluşunda Hacı Bektaş’ın Rolü Yok:
Bu konudaki yanlış şudur. Yeniçeri askeri ocağının Orhan Bey döneminde kurulduğu bilgisi yanlıştır ve artık günümüz tarihçiliğinde bilğisel değerini yitirmiştir. Günümüz tariçilerinin kesinlikle saptadıkları ve doğru bilgi olarak kabul ettikleri Yeniçeri Ocağı’nın I. Murat döneminde 1363 yılında kurulduğud
ur. Böyle olunca da 1271’lerde ölen Hacı Bektaş Veli’nin Orhan Bey veya I. Murat’la görüşmesi, bu padişahların Yeniçeri Ocağı’nı ona kurdurmaları, veya onun doğrudan bu ocağı kutsaması, resmi giyim- kuşamını belirlemesi olası değildir. Bu savların artık günümüzde tarihsel, bilimsel ve bilgisel bir değeri kalmamıştır. Bütün bunlar yalnızca Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşi tarikatına bağlandığını ve ocağın Bektaşi postnişinlerince kutsandığını gösterir. Birinci planda doğru olan bilgi budur. Bütün diğerleri bu temel bilginin söylenceleştirilerek mistik bir çıkmaza sokulmasıdır.Yeniçeriler’in Resmi Giysilerinin Bektaşilik’le
Bağıntısı Sorunu:
Aşıkpaşaoğlu “börk” konusuna değinerek, Bektaşilik’le Yeniçerilik arasındaki ilişkiye açıklık getirmeye çalışır. Şunu yazmaktadır:
“Bektaşiler, Yeniçeriler’in başındaki taç Hacı Bektaş’ındır derler. Yalandır. Bu ak börk, Orhan Gazi zamanında Bilecik’te ortaya çıktı.(…)Bektaşiler’in ak börk giymelerine neden şudur: Onların bir şeyhleri vardı. Abdal Musa derlerdi. O Abdal Musa neden olmuştu. Abdal Musa, Orhan zamanında gazaya geldi ve Yeniçeriler’in arasında nice zaman yoldaşlık edip yürüdü. Bir Yeniçeri’den eski bir börk diledi. Bir eski börk verdiler. Abdal Musa bunu başına giydi. Seferi onlarla birlikte yaptı.
Seferden dönünce kendi memleketine gitti. Başında Yeniçeri’den aldığı börk vardı. ‘İşte ben de gaziler tacını giyip geldim’ diye haylıca övündü. Halk: ‘Bunun adı nedir? ’ diye sordu. O da ‘buna bükme elif tac derler’ diye cevap verdi. Bektaşiler’in tacının gerçeğini açıkladım. Aslı böyledir”.Hacı Bektaş’ın Osmanlı kurucu padişahları dönemine ulaşmadığına göre, Orhan Bey döneminde “ak börk”ün kabul edilmesinin Hacı Bektaş’ın “izniyle” olmaması gerekir. Aşıkpaşaoğlu doğru söylüyor olmalıdır. Ama bu konuda Abdal Musa’nın etkisi olabilir. Yeniçerilik, Yeniçeri törenleri ve giysisi tümüyle Alevi- Bektaşilik dışında düşünülemez. Derin Alevi- Bektaşilik izleri taşır.
”Tarih- i Selâtin- i Osmaniyye”ye göre giysinin biçimi için Orhan Bey Hacı Bektaş’ın oğlu Seyyid Ali Timurtaş Efendi’ye baş vurur ve onun belirlemesini ister. O ise, ”Giysinin hayırlısı ak olanıdır” hadisine uyarak “ak börk ve ak giysi giyilmesini” buyurur. Böylece Yeniçeri giysisi bu dönemde ve bu yolla kabul edilmiş olur. Müstakimzade’nin “Risâlet’üt- Taç”ında da buna benzer bir bilgi verilir. Askeri üniformaların çeşitliliğini gidermek için, I. Murat döneminde Bektaş Paşa aracılığıyla Hacı Bektaş’ın oğlu Seyyid Ali Timurtaş eliyle “Yeniçeriye ve Dergahta bulunan devlet ve saltanat ileri gelenlerine BERATA ünvanı verilir. Bu kişilere keçeden börk uygun bulunur”. II. Bayezıt’in ilk dönemlerinde Derviş Küçük Abdal’ın yazdığı “Otman Baba Vilayetnamesi”nde “(…)Giydiğim börk Hünkâr Hacı Bektaş kisvetidir ve bu kuşandığım kılıç Murtaza Ali kılıcıdır” ifadesi geçer. Bu, Otman Baba’ya sorulan bir sorunun yanıtıdır. Demek ki, Fatih döneminde de Yeniçeriler kendilerini Hacı Bektaş’a mensup sayıyorlar, börklerinin Hacı Bektaş giysisi olduğu kanısındadırlar. Bu kanı, doğallıkla çok öncelerden gelen bir inancın sürmesidir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Ahileler’in rolü bilinmektedir. Ahilik’le Bektaşilik arasında inanç ve düşünce birlikteliği vardır. Zaten Ahilik giderek Bektaşilik içerisinde erimiş ve birlikte kaynaşmışlardır. A. Gölpınarlı’nın savunduğu gibi, Yeniçeri’ye kabul edilen “börk, doğrudan doğruya Fütüvvet ehlinin börküdür”. Börk veya üsküf Fütüvvet erbabından alınmıştır. Yani Yeniçeri börkü Ahilik kaynaklıdır, Ahilik’ten alınmıştır. Ahi başkanı olan I. Murat’ın kurduğu ordusuna kendi inancının bir gereği olan “ak börk”ü giydirmesinden ve bunu ocağın üniforması haline getirmesinden daha doğal ne olabilir. Kısaca “ak börk”ü I. Murat Yeniçeri ordusunun üniforması olarak kabul etmiştir. Ahiliğin Alevi- Bektaşilik içerisinde erimesiyle de, bu giysiler ve gelenekler Bektaşi kaynaklı olarak anlaşılmış ve insanlığın geleneksel belleğine öyle yerleşmiştir. Zaten Doç. M. Bayram da özgün araştırmalarıyla bu bilgileri ve görüşleri tamamlayacak bulgular ortaya kor. Abdal Musa’nın giydiği “elifi taç”ın Ahiler’in memleketi olan Kayseri ve Kırşehir’de “Külah- duzlar Mahallesi”nde örüldüğünü, Ahiler’in Kırşehir ve Kayseri’de toplu öldürülmeleri üzerine uclara gittiklerini ve bu örgülerini de böylece Osmanlı topraklarına taşıdıklarını, Yeniçeriler’in külahlarının bu Ahiler’in getirdikleri modele dayandığını açıklar.Yeniçeri Ocağı’nı, Hacı Bektaş’ın Oğlu Seyyid Ali
Timurtaş Sultan mı Kutsamıştır:
“Kavanin- i Yeniçeriyan”
a dayanan tarihçi Prof. İ. H. Uzunçarşılı; Yeniçeri Ocağı kurulurken Vezir Hacı Bektaş Paşa, Hacı Bektaş Veli’nin oğlu Timurtaş Dede ve Mevlana soyundan Emirşah Efendi’nin görev aldığını, ocağın kurulmasını gerçekleştirdiklerini ve kutsadıklarını yazar. Bu olayda Hacı Bektaş’ın birey olarak doğrudan rölü olmamıştır. Çünkü bu döneme ulaşmamıştır. Kuruluşta, oğlu Timurtaş Dede doğrudan görev yapmıştır. Hacı Bektaş Paşa’nın vezir oluşu nedeniyle ocağın bürokratik işlerini üsleneceği, Timurtaş Dede’ninse manevi olarak görev yapıp ocağı kutsadığı olasıdır. Yeniçeri Ocağı, Hacı Bektaş Veli ocağına bağlanmış, Yeniçeriler’e; “Ocağ- ı Bektaşiyan”, “Taife- i Bektaşiyan”, “Gürûh- u Bektaşiyan”, ”Zümre- i Baktaşiyan” denmiştir. Ocaktaki terfi ve derece silsileleri “Silsile- i Tarik- i Bektaşiyan” sözüyle dile getirilmiştir. Ocak ağaları içinse “Sanâdid- i Bektaşiyan”, “Rical- i Dudmân- ı Bektaşiye” gibi deyimler kullanılmıştır.Böylece Yeniçeri Ocağı’na kökü Türklük ve İslamlık kaynaklarına kadar giden “alp- erenlik” niteliği verilmeye çalışılmış, Ahilik- gazilik- Hacı Bektaş bagıntılı bir oluşum yaratılmış,Yeniçeri askeri örgütü “erenler serveri ve gaziler serdarı” sayılan Hacı Bektaş gibi bir din ve inanç ulusunun ruh ve dinamizmiyle biçimlendirilmek istenmiştir.Yeniçeri Ocağı, bir Ahi başkanı olan I. Murat’tan itibaren bu askeri örgüt Bektaşi tarikatına bağlıdır ve Yeniçeriler Bektaşi misyonuyla yetiştirilmektedirler. Otman Baba Vilayetnamesi Yeniçeriler’in Fatih döneminde kendilerini Hacı Bektaş “mensubu” saymaktadırlar. Koca Sekbanbaşı’nın
“Hulâsat- al- Kelam fi Redd- al- Avam” adlı kitabında yazdığına göre; Kanuni’nin Macaristan savaşında askerin çabasızlığını görmesi üzerine, Pirevinde Hacı Bektaş evladı olarak bulunan şeyh getirtilerek ocak yeniden dualattırılır ve manevi bir güç, çaba verilmeye çalışılır. Yeniçeriler’se artık kendilerinin “Hacı Bektaş köçekleri” olduklarını içtenlikle dile getirirler.Ocağın 94. cemaat ortasında Hacı Bektaş babalarından biri, Hacı Bektaş vekili olarak oturmaktadır. Bunlar da göstermektedir ki, Yeniçeri Ocağı Bektaşilik’le doğrudan ilişkilidir. Bu askeri örgüt Hacı Bektaş ve Bektaşiliğin manevi niteliğiyle yetiştirilmek istenmiştir. Ocak kurulurken, Hacı Bektaş değil ama, Pirevinin dönemin postnişini bu yeni kurulan askeri kuruluşu kutsamış ve manevi eğitimlerini(terbiyelerini) üstlenmişlerdir.I. Murat döneminde 1
363 yılında kurulan bu Yeniçeri askeri ocağını hanği postnişin veya hangi Hacı Bektaş “evladı”, Hacı Bektaş adına kutsamış ve ocağın manevi eğitimini Bektaşilik tarikatı adına üstlenmiştir. “Kavanin- i Yeniçeriyan”, “Tarih- i Selâtin- i Osmaiyye”, “Risalât- al- Taç” gibi eski kaynaklar ile Cemalettin Efendi, İ. H. Uzunçarşılı ve A. Gölpınarlı gibi yazarlar bunun Timurtaş Dede veya öteki adıyla Seyyid Ali Sultan olduğunu belirtirler.Kaynaklardaki bilgilerde, Timurtaş Hacı Bektaş’ın oğludur. 1310’da doğmuştur. Şehzade Süleyman Paşa’nın birlikleriyle Trakya’ya geçmiş, Balkanlar’a giderek Dimetoka’da Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) dergahını kurmuştur. Diğer adı, Hızır Lala’dır. Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra Pirevinde postnişin olmuştur. Postnişinliği 136
1 yılına dek sürmüştür. Ölümü ise 1402’dir.Kaynaklardaki bu bilgiler kendi içerisinde çelişmektedir. Birinci uymazlık Hacı Bektaş 1271’de ölür, “oğlu” Seyyid Ali ise 1310’da doğar. İkincici, 1361’e kadar postnişin olan Seyyid Ali’nin değil de, bu tarihten sonra postta olan kişinin Yeniçeri Ocağı’nı kutsaması gerekir. Çünkü Yeniçeri Ocağı 1363’de kurulmuştur. Üçüncüsü, Seyyid Ali, Timurtaş , Hızır Lala ve Hızır Bali’lerin ayni kişiler olmaması gerekir. Çünkü aynı kişiler olduklarını gösterir sağlam bir
kaynak ve delil yoktur. Dördüncüsü, Anadolu’daki Seyyid Ali ile Balkanlar’daki Seyyid Ali aynı kişiler olmayabilirler.Hacı Bektaş “Vilayetname”si de, Hacı Bektaş’tan sonra posta geçenler hakkında karışıklığa yol açacak bilgiler verir. Hacı Bektaş’tan sonra ilkin posta geçenin bir yerde Habip Emirci, bir başka yerdeyse Hızır Lala Cüvan olduğu ve elli yıl görevde kaldığı yazılıdır. Öyle sanıyorum ki, Timurtaş Dede Seyyid Ali Sultan’ın dışında biridir. Yeniçeri Ocağı’nın kurulduğu tarihte postnişindir. Yeniçeri ocağını Hacı Bektaş adına o kutsamış ve manevi eğitimiyle ilgilenmiştir. Hacı Bektaş’ın da oğlu değil, ya torunlarından biri veya yoloğullarından biridir. Fakat, torunu olma olasılığı daha büyüktür. Çünkü bu dönem henüz yoloğulluğu ve dedebabalık
henüz oluşmamıştır. Bunlar Balım Sultan’la (öl. 1516) tarikata girecek ve etken olacaklardır.5) Yeniçeriler’in Bektaşiliği:
Yeniçeriler, Bektaşi Tarikatı’nın bir bakıma
“seyfi kolu” olarak görev yapmışlardır. Yeniçeriler kendilerini Bektaşi Tarikatı’ndan görmüş ve Hacı Bektaş’ı kendilerine “pir” tanımışlardır. Yeniçeriler’e bu nedenle “Taifeyi Bektaşiyan/ Bektaşi tayfası” denir.Onların “sofra gülbank”ı Hacı Bektaş’ı “pir” tanıyışlarına kanıttır.Yeniçeriler’in Bektaşi tekkeleriyle olan bağlantısı I. Kosova Savaşı(1389)’nda oynadıkları belirleyici rolleriyle kesinlikle ortaya çıkar.Fatih döneminde yaşayan Otman Baba
“Vilayetname”sinde giydiği börkün Hacı Bektaş’ın, kuşandığı kılıcınsa Hz. Ali’nin olduğunu söyler. Bu, Yeniçeriler’in kendilerini Fatih döneminde Hacı Bektaş bağlısı sayışlarının kanıtıdır. Bu gelenek kuşkusuz o gün doğmamıştır, daha öncelere dayanmaktadır. Koca Sekbanbaşı, Kanuni’nin Macar seferi sonrasında, Pirevindeki Hacı Bektaş postnişinini getirterek ocağı dualattırdığını yazar.1683 Viyana kuşatmasında Osmanlılar’a tutsak olan Kont Marsigli, Yeniçeri Ağası’nın Divan’da Hacı Bektaş adının geçtiğinde hep ayağa kalkıp saygı göstardiğini, Yeniçeriler’in kırmızı renkli sancağında “hilal” ile Hz. Ali’nin “iki uçlu kılıcının (zülfikâr)” yer aldığını anlatır. Yeniçeriler’e kimikez “Hacı Bektaş oğulları” da denir. III. Selim yönetiminin ikinci yılında Yeniçeriler’in bağlılık ve cesaretlerini dilerken onlara “Hacı Bektaş köçekleri” diye seslenmiştir. Yeniçeriler birliklerine üye olarak kaydedilirken, Hacı Bektaş yoluna iman ve bağlılık yemini ettirilirdi. Yeniçeriler’e Bektaşilik felsefesi kazandırılmaya çalışılır, biçimsel bağlılıktan kurtarılmaya özen gösterilirdi. Bu durum Yeniçerilik- Bektaşilik ilişkisnin başından beri kurulduğunun, Hz. Ali- Oniki İmam bağlılığının inanca temel kılınarak Bektaşilik yoluyla Yeniçeriler’e kazandırılmaya çalışıldığının kanıtıdır. 1822’lerde düzenlenen şu Yeniçeri askerinin terhis belgesi ve benzeri olan sofra “gülbank”ları görüşümüzü kanıtlayacak niteliktedir.“Müminiz kalû belâdan beri Hakkın birliğini eyledik ikrar; bu yola vermişiz seri Nebimiz vardır Cenâb- ı Ahmed- i Muhtar; erlerden berû mestâneleriz, Nur- ı ilahide pervaneleriz. Bir bölük bu cihanda divâneleriz, sayılmamakla kimse bilmez halimiz. On iki imam on iki tarik cümlesin dedik beli, yediler, kırklar nûr’ı nebi Kerem- i Ali pirimiz Sultan Hacı Bektaş- ı Veli. Bin iki yüz otuz sekiz senesinde cennetmekan, firdevs âşiyan kanun sahibi elgazi Sultan Süleyman Han hazretlerinin kurduğu nizam- ı müs
tahsene üzre ve Çorbacı Ağanın izni ve cümle ihtiyarların marifetiyle işbu terhis (suffa) teskiresi buna talip ve râgıp olup ismi kul defterine kayıtlı olan Mahmut’a ita olundu vakt- i hacette ibraz oluna”.Osmanlılar’da Yeniçeri Ağaları’nın çoğu Bektaşi kökenlidir. Yeniçeri Ağalığı’na kimikez “Ağayan- ı Bektaşiyan” da denilmektedir. Ayrıca “Çorbacı”lara da çoğu kez “Sanadid- i Bektaşiyan”
veya “Ağayan- ı Bektaşiyan” deniliyordu. 94. Ortanın Bektaşi babası gerektiğinde Yeniçeri Ağası atamalarında etkin olabilmektedir. Örneğin 1655’lerde Mehmet Ağa’nın Yeniçeri Ağalılığı’na atanmasınana Bektaşi babasının karşı çıkması üzerine görevinden alınarak yerine Boşnak Mehmet Ağa getirilmiştir. Yeniçeri dualarına Alevi- Bektaşilik’te olduğu gibi “gülbenk” denilmektedir. Yeniçeriler’in “Kazan- ı Şerif”inin Hacı Bektaş’ın çorba pişirerek ocağa armağan ettiğine inanılır ve belli bir saygınlığı ve kutsallığı vardır. Ayaklanacakları zaman bu kazanın çevresinde toplanarak karar almaktadırlar.Yeniçeri cemaat ortalarından 3. , 7. , 34. , 35. , 36. , 100. , bölüklerdense 40. , 51. , 61. lerin bayraklarında “zülfikâr” vardır.Ramazan ve cuma gecelerinde Yeniçeriyi meydan etmeye pirleri Hacı Bektaş izin vermediği inancıyla, bu ay ve günlerde ceza uygulanmaz. Hacı Bektaş babası, “Hacı Bektaş köçekleri”nin yakından izleyicisidir. Onlara zarar gelmesini önler. 1656’larda İstanbul kadısı Abdürrahimzade’nin bir Yeniçeriyi cezalandırması Bektaşi babası ve yandaşlarının ayaklanarak tepkilerine yol açar. Kadının görevden alınmasıyla iş tatlıya bağlanır. Yerniçeri ağalarının “Ağa Kapısı”nda kurdukları “Ağa Divanı”nda “Sultan Hacı Bektaş Veli ruhu için” dua okunur. Çorbacılarla odabaşılar ayakta dua eder, Hacı Bektaş’ın adı geçince Yeniçeri Ağası da ayağa kalkardı. Bu gelenk Fatih Sultan Mehmet’ten beri sürüp gelmekteydi.Yeniçeri sofra ve ulufe(maaş) gülbenklerinde, Yeniçeri ulufe defterlerinin girişinde Hacı Bektaş anılır ve kutsanır.Komutan ve devlet adamı olarak devletin içinde yer alınmış, özellikle Arnavut Bektaşiler Osmanlı Devleti’nin hizmetine çok iyi komutan, yetenekli devlet adamları ve valiler vermişlerdir.Bunlar Yeniçeriler’in Bektaşiliğe manevi bağlılıklarının kanıtlarıdır.Bektaşiliğin Yeniçeri ordusu üzerindeki etkisi kesindir. Yeniçeriler, Bektaşi Tarikatı’nın tekke eğitiminden geçmişlerdir. Bektaşi babaları Yeniçerler’in eğitmenleri, danışmanları ve dini önderleri olmuşlardır. Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşu bir Bektaşi girişimi olduğu gibi, Yeniçeri ideolojisisnin oluşmasında da Bektaşi değerleri ve inançsal- düşünsel yapısı geniş yer tutmuştur. Alevi- Bektaşilik’in temeli olan Hz. Ali ve Oniki İmamlar inancı Yeniçeri inancının da temel görüntüsüdür. Gülbank ve dualarında bu temel inanç kendini ortaya kor.
Yeniçeriler’in Alevi- Bektaşiliği pek öze inmemiş, yüzeyde ve görünümde kalmış, bir nitelik oluşumuna yol açamamıştır. Her ne kadar Hacı Bektaş’a bağlı olduklarını, Oniki İmam’ı tanıyıp inandıklarını söyleseler de bunlar yalnızca söylemde, yüzeyde ve biçimde kalmıştır. Fakat manevi bir bağlılıklarının olduğu da yadsınamaz.
6) Alevi- Bektaşiler’in Osmanlı Devleti’nin
Kuruluşunda Rolleri:
XIII.- XIV. yüzyıllarda Şiilik- Alevilik- Ahilik arasında derin görüş ve inanç ayrılıkları yoktur. Bunlar birbirlerine oldukça yakın düşünce ve inanç akımlarıdır. Giderek siyasal ve toplumsal gelişmeler karşısında birleşmiş, birbirleriyle kaynaşmış ve dahası Bektaşilik gibi yeni adlarla yeniden kalıba dökülmüşlerdir. Özellikle Ahiler ve Ahilik 1261’de Moğollar’ın Ahi kırımıyla Bektaşilik içerisinde yerlerini alarak, kaynaşmışlardı
r. Bu nedenle kaynakların Osmanlılar’ın kuruluşuna katkılarına çeşitli adlar altında değindiği tasavvufi ve tarikatsal çevreler sonradan Bektaşilik içerisinde toparlanan ve yoğrulan Şii- Batıni- Babai- Kalenderi- Haydari- Alevi- Ahi çevrelerdir. Bu akımların hepsinin ortak noktası Ali ve Oniki İmam sevgisi ve bağlılığı üzerinde yapılanmalarıdır. Kısaca, bu temelde yeralan inanç ve düşünce akımlarının tümü Alevi- Bektaşilik içerisinde toplandıklarından, günümüzde de bu adla adlandırılmaktadırlar.Osmanlı’nın ilk dönem padişahları gerçekçidirler. Bu yanları yeni kurulan Osmanlı Devleti’nin genel politikasına damgasını vurmuştur. Toplumun tabanı Alevi- Bektaşi’dir. Yönetim, tabanına dayanarak kuruluşunu tamamlamıştır. Tabanın inançsal- düşünsel ideolojisi olan
Alevi- Bektaşilik kuruluş dönemimde devlete damgasını vurmuştur. Alevi- Bektaşi kesimlerin ta Türkiye Selçuklu sultanı I. Alaeddin Keykubat döneminden(1220- 1237) beri devletle sıcak ilişkileri vardır ve devlet, Alevi- Bektaşiler’in gözardı edilmez bir potansiyel güç olduğunun farkındadır. Bu nedenle Osmanlı kurucuları bu güce dayanmak gereğini duymuşlardır.Osmanlı’nın ilk padişahlarının düşünsel- inançsal eğilimleri de Alevilik- Bektaşilik doğrultusundadır. Osman Bey, Orhan Bey ve Murat Hüdavendigâr Aleviliğin bir örgütlü kolu olan Ahilik inancındandırlar.Fr. Giese, Cl. Huart ve C. Brockelmann gibi Batılı tarihçiler de aynı görüşü savunurlar. L. Massignonn ile İ. Melikoff Osman Bey’in Bektaşiliğini kesin görür, dahası adının da bir “Bektaşi velisi”ne borçlu olduğunu düşünürler.
Osmanlı’nın kuruluşuna onun Türkmenlik özelliğinden ötürü birçok
“Horasan Ereni”, “Rum Abdalı”, “Pir”, “Eren”, “Derviş”, “Şeyh”, ve “Dede” katılmışlardır. Osmanlı’nın kuruluşuna az- çok katkıda bulunarak günümüze kadar ünlerini sürdüren bu Alevi- Bektaşi dede ve dervişleri şunlardır: Şeyh Edabali, Şeyh Bali, Şeyh Osman, Aynuddevle, Hacı Mihman, Bağdın Hacı, Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad, Kumral Abdal, Abdal Mehmet, Baba Muhlis, Ahi Hasan, Koçum Seydi, Ahi Kadem, Karaca Ahmet, Mehmed- i Küşteri, Baba Postinpuş, Kara Hoca, Duğlu Baba, Emircan (Emirci) Sultan, Sarı Saltık, Kaygusuz Abdal, Aşık Paşa…Dönemin Ahi, Alevi, Bektaşileri bürokrat, asker ve komutan olarak Osmanlı kuruluşuna ve devletin örgütlenmesine katılmışlardır. Bursa’nın alınmasına Ahi Hasan, Kumral Abdal ve Ali Şemseddinzade, Ahi Mehmet ve Candarlı Halil, Abdal Murat, Doğlu Baba, Abdal Musa, Geyikli Baba’lar savaşçı olarak katılmışlardır. Bunlardan Geyikli Baba Baba İlyas’ın müridi, Abdal Musa ise Hacı Bektaş’ı
n yoldaşı ve Bektaşilik Tarikatı’nın asıl kurucusudur. “Ahi Alayları” Ahi pirlerinin önderliğinde bu tür çarpışmalara girmişlerdir. Alevi, Ahi ve Bektaşiler devletin yapılanmasında etkendirler. Osman Bey yönetime gelirken bir Alevi- Ahi- Türkmen geleneği olan “Seymen alayı düzülmüş”tür.Alevi- Bektaşi ocakları doğrudan devlete yardımcı olmuşlardır.Aşıkpaşaoğlu, Gelibolulu Ali, Müneccimbaşı Ahmet, Taşköprülü gibi birçok Osmanlı yazarının kroniğine bakılması durumunda; özellikle Osman Bey, Orhan Bey, Murat Bey, Yıldırım Bayezıt, Çelebi Mehmet, II. Murat ve Fatih Sultan Mehmet dönemleri bilgin, asker- sivil bürokrat arasında Ahi, Bektaşi kişilerin adlarına rastlanır.Bir Ahi şeyhi olan Edebali Osman Bey’e özellikle hukuksal alanda danışmanlık yapmış, devletin kurulmasına çalışmıştır. Onun ölümünden sonra şeyhin bir başka damadı olan Dursun Fakih Osman Bey’in hukuk danışmanlığını yapmış, dahası ilk hutbesini o okumuştur. Fetva eminliği de yapmıştır. Bilindiği gibi Ahi’dir.
Akça Koca, Osman Bey döneminde sava
şlara katılmış ve komutanlık etmiştir. Alplerdendir. Akyazı ve dolaylarını alarak Osmanlı topraklarına katan Akça Koca’ya Yalova timar olarak verilmiştir. İzmit ve dolaylarına Kocaeli denilmesi onun adından kaynaklanmaktadır. Gençlik yıllarında Hacı Bektaş’la görüştüğü ve onun yolağına girdiği olasılığı güçlüdür.Orhan Bey, Muhiddin Arabi’nin “Vahdedi Vücud”
felsefesine bağlı ve Olcaytu çevresinin dört önemli şeyhinden biri kabul edilen Keşanlı Kemaleddin Abdurrazzak’ın müridi olan Davud- u Kayseri’ye İznik- Orhaniye Medresesini kurdurmuştur(1336).Ünlü Candarlı ailesi Ahi’dir. Candarlı Kara Halil Osmanlı’ya kadılık, kazaskerlik ve veziriazamlık yaparak hizmet etmiştir. Orhan Bey döneminde Bursa kadılığı göreviyle yönetime girmiştir. Osmanlı’nın ilk düzenli askeri birlikleri kabul edilen yaya ve atlı (müsellem) birlikleri onun ürünüdür(1329). Yayalar, başlarına Ahi serpuşu giymektedirler ve Ahiler’den oluşmuş askeri birliklerdir. Oğlu Ali Paşa da babası gibi çalışmaların içine girmiştir. Baba- oğul adli,
mali, askeri, alanlarda köklü örgütleme çalışmaları yaparak, devleti aşiret durumundan bir devlet durumuna çıkarmışlardır.Muhlis Paşa, Baba İlyas’ın oğludur. Askeri görevler üstlenmiştir. Aile, tarihçi Aşıkpaşaoğlu’na gittikçe Sünnileşmişse de “dervişlik özelliklerini” korumuşlardır.
Ece Halil, ünlü Alevi- Bektaşi dervişi Sarı Saltık’ın halifesidir. Orhan Bey’in önemli devlet adamı ve komutanlarındandır. Karesi Beyliği’nin ve Rumeli’nin alınmasında önemli ölçüde rol oynamıştır. Ardılı Yakup Ece de aynı görevi sürdürmüştür. Turgut Alp, Konur Alp’ler de aynı kategoride olan devlet adamlarıdır.
Alaeddin Paşa, Ahi Mahmut’un oğlu Nizameddin Ahmet Paşa, Hacı Paşa ve Sinaneddin Yusuf Paşa’lar Orhan ve Murat Bey’ler dönemlerinde vezirlikler yapmışlardır. Ahi’dirler. Sinaneddin Yusuf özellikle Ahi “reisi” dir. Vakfiyesinde Ahi şeyhlerine özgü bir san olan
“Sadru’l- kebir” deyimi geçer. Bunlar Ahi tarikatı içerisinde yetişmiş, ilmiye sınıfına geçmiş, sonradan devlet yönetiminde görev almış, devletin kurumlaştırılmasında ve yönetilmesinde önemli görevler yapmışlardır.Başlarda devletin Alevi- Bektaşi eğilimli bir niteliği vardır. Temel öğe Türkmen değerlidir. Yöneticiler Türkmenler arasından deneyim kazanmış kişilerden seçilmektedirler. Yeniçeri askeri ocağı Bektaşi dergahınca kutsanmış ve Bektaşi Tarikatı’na alınmışlardır. Padişahlara Bektaşi babaları kılıç kuşandırmaktadırlar. Devletin tarikat kesimiyle arası sıcaktır. Birçok baba, dede, derviş ve özellikle Hacı Bektaş çelebisi Balkanlar’ın fethine katılmakta ve or
aların İslamlaşıp Türkleşmelerinde görev üstlenmişlerdir. Bir Bektaşi babasının oluşumu değerlendirişi şöyledir: