|
Geçtiğimiz aylarda önce Kırgızistan sonra
Özbekistan’da başlayan gelişmeler dikkatlerin yeniden Orta Asya’ya
yönelmesine neden olmuştur. Bölgeye uluslararası güçler tarafından
biçilmek istenen hammadde ve pazar olma rolünün yanısıra
jeopolitik ve jeostratejik önemi de farklı güç odaklarının bölgeyi
bir oyun alanı olarak görmelerine neden olmaktadır. Değişik
uluslararası aktörlerin bu oyunu sürdürürken kullanmak istedikleri
önemli unsurlardan biri de din meselesidir. Demek ki bugün Orta
Asya’da gerek iç gerekse dış dinamiklerden de güç alan bir din
meselesi vardır? ve eğer gerekli önlemler alınmazsa bu sorunun
daha da büyüyeceğine bölgeyi bir süre gözlemleyen her
araştırmacının görmesi kaçınılmazdır. Bölgede yaşanan siyasi
istikrarsızlıklar ve asırlardır yerleşmiş dini yapılanmaya yabancı
siyasi-dini akımların Orta Asya’ya özellikle Sovyetlerin dağılması
sonrasında oluşan koşullarda girmesi, günümüzde tek tek devletleri
değil bütün bölge istikrarını tehdit eden bir boyut kazanmıştır.
Bu tehdit unsurunun ortadan kaldırılmasına yönelik gerek bölgede,
gerekse uluslararası alanda farklı çözüm önerilerinin tartışıldığı
dikkat çekmektedir.
Bu makalede önce Orta Asya’da İslam’a ilişkin tarihsel arka plan
sergilenmeye çalışılacak, ardından bu sorun çeşitli cepheleriyle
ortaya konulduktan sonra çözüm önerilerine geçilecektir. Gerek
yazılı kaynaklar gerekse yaklaşık dört yıldır Kazakistan,
Kırgızistan ve Özbekistan’daki bazı gözlemlerim makalede yer alan
düşüncelerin temelini oluşturmaktadır.
Öncelikle 1990’lı yıllara kadar Orta Asya’da İslam’ın yaşadığı
süreci özetlemek istiyorum. İslam’ın, Orta Asya’ya girmesi
sonrasında özellikle Talas Savaşı (751) sonrasında giderek hakim
din haline geldiği bilinmektedir. Bu süreç sonrasında İslam gerek
seçkin yüksek tabakalar arasında gerekse çoğunluğu oluşturan
normal halk kitleleri arasında yerleşmiş ve asırlarca bölgenin
Ruslarca işgaline kadar bu yapılanma devam edegelmiştir. Orta
Asya’daki İslam anlayışı, yüzyıllardır eski inançları da içeren
bir tarzda devam etmiştir. Kendine özgü nitelikleri olan bu İslam
anlayışının izleri bugün hala Orta Asya’da yaşamayı sürdürmektedir.
Bölgenin İslamlaşmasında sufiliğin özel bir yeri bulunmaktadır.
Konunun uzmanlarının da ifade ettiği üzere, İslam’ın hem bir din
hem de ulusal geleneklerle birlikte bir yaşam biçimi olarak
varlığını halk arasında sürdürmesinde sufî tarikatlerin sürekli ve
sistemli çalışmaları birinci derecede rol oynamıştır. Sufiliğin
kurumlaşması sonucunda ortaya çıkan tarikatlar İslam’ın yayıldığı
coğrafyalarda olduğu gibi Orta Asya’da da oldukça etkili
olmuşlardır. Bu tarikatların etkileri halk katında asırlardır
yaşamayı sürdürmüş ve yeni görünümler altında günümüze de
ulaşabilmiştir.
Önce İslam’ın Çarlık rejimi altındaki durumuna genel olarak
bakalım. Bölgede XIX. yüzyıldan itibaren yayılma siyaseti güden
Çarlık Rusyası dinin önemini bildiğinden açıkça din karşıtı bir
yaklaşıma girmekten kaçınmış, yayılma sürecinde İslam dininden de
yararlanma yolunu benimsemiştir. Bu bağlamda Ruslar, Orta Asya’da
yayılmaları sonrasında rejime sadık dini kurumlar oluşturmaya
çalışmışlar din işlerini bu kurumlar yoluyla çözmeye
çalışmışlardır. Örnek olarak vermek gerekirse İslam Dini’ni bir
merkezden idare için 2 Eylül 1788’de Çariçe II. Ekaterina Ufa’da
Kazak topraklarına yönelik “Musulmandardın Orınborlık Jinalısı”
adlı dini kurumu kurmuştur. Kazaklar onu Orınbor Bölgesinin
Müftülüğü olarak adlandırmış ve Müftü, doğrudan Çariçe II.
Katerina’ya bağlı olarak çalışmıştır. (Aknazarov, 1987: 42) Ayrıca
Tataristan’ın başkenti Kazan’ın, din adamları yetiştirilen ve dini
kitaplar basılan bir merkez işlevi görmesi sağlanmış örneğin
Sovyet dönemi kaynaklarındaki verilere göre, 1853-1859 yılları
arasında Kazan’da 82 300 adet Kur’an, 77 500 adet de
Şeriat-el-imam adlı kitaplar yayınlanarak (Şülembayev, 1978: 54)
Orta Asya ve Kafkaslar’da dağıtılmıştır. Görüldüğü üzere halkın
İslam’a olan bağlılığı, bu topraklarda uzun dönemli bir hakimiyet
amaçlayan Ruslar için dinin kullanılması şeklinde uygulamaları da
beraberinde getirmiştir. Öyle ki 1865 yılında Türkistan Bölgesi
Gubernatoru General Çernayaev müslüman olup da müslümanlığın
ilkelerine uymayanların cezalandırılmasına ilişkin bir buyruk dahi
çıkardı. (Dorjenov, 1987: 55-56)
Uluslararası ve bölgesel koşulların da yardımıyla zaman içerisinde
Rus hakimiyeti giderek yayıldı. Orta Asya’daki Türk hanlıklarının
birbiriyle olan anlaşmazlıkları Rus hakimiyetini kolaylaştıran en
önemli unsur oldu. 1855’te Ruslar, Sırderya’nın güneyindeki
ülkelere giden yola açılmışlar, 1865’te Taşkent’i işgal ederek,
1873’te Buhara Emiri’ne 1874’te de Hive Hanı’na himayeleri altına
girmeyi zorla kabul ettirmişlerdir. 1875’te ise Fergana Vadisi
Çarlık Rusyası tarafından istila edilerek, 1876 yılında bölgenin
hakimi Kokand Hanlığı ortadan kaldırılmıştır. Çarlık 1873 ile 1884
arasında Türkmenistan’ı işgal etmiş, 1900’de de Yukarı Pamir
yaylasına ulaşmışlardır. (Bennigsen, 1988: 52) Böylece Orta Asya
Sovyetler Birliğ’nin kurulması arifesinde Rus hakimiyetine girmiş
durumdaydı.
Çarlık rejimi gizlice, daha sonra Sovyet rejimi ise açıkça
geleneksel İslamı potansiyel tehdit olarak görmüş ve kendine sadık
din adamlarınca yürütülen devlet destekli bir İslam siyasetini
esas almıştır. Bu siyasetini yürütürken kendine bağlı kurumların
bünyesinde en uzak bölgelere kadar halkın arasına yolladığı din
adamlarını kullanmıştır. Burada amaç İslam’ı denetim altına
almaktan başka bir şey değildir. Bu bakımdan kendine özgü dini
kurum ve ritüelleriyle kontrol edilmesi neredeyse olanaksız bir
yapıya sahip olan tarikatlara Çarlık tarafından da şüphe ile
yaklaşıldığı görülmektedir. Kaldı ki daha sonra Sovyet rejimine
yönelik en büyük muhalefetin de belli dini ziyaretgahlar etrafında
örgütlenmiş din adamları ve tarikatlardan geldiği görülmüştür. (Örn.
Bkz. Klimoviç, 1936: 118)
Sovyet Rusya da Çarlık döneminden kalan bazı uygulamaları komünist
ideoloji ile de yeniden yapılandırarak kısmen sürdürmeye
çalışmıştır. Oldukça geniş Sovyetler Birliği coğrafyasında çeşitli
dini merkezler kurularak İslam’ın sosyal hayattaki önemini
zayıflatıcı sağlayan çeşitli önlemlere başvurulmuştur. 1917 Ekim
Devrimi ile başlayan Sovyet hakimiyeti döneminde izlenen siyaset,
bölgedeki dinsel yapılanma dolayısıyla tarikatların durumu
bakımından yeni bir döneme işaret etmektedir. Orta Asya ve
Kafkasya’daki Türk toplulukları yaklaşık yetmiş yıllık bir zaman
dilimi içerisinde Sovyet hakimiyetinde bulunmuşlardır. Sovyet
Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) adındaki modern dünyanın
son imparatorluğu olarak görülebilecek bu devlet Marksist-Leninist
ideolojiye dayalı Rus tipi bir komünizm modelini uygulamaktaydı.
Çok milletli, çok dilli ve çok dinli bir görünüm sergileyen SSCB,
bu farklılıklara karşı “saygılı” bir izlenim uyandırmaya ve buna
ilişkin bazı düzenlemeler yapmaya çalışmakla birlikte, esas olarak
uzun vadede bu farklılıkları ortadan kaldırarak bir “Sovyet”
insanı oluşturmayı amaçlamıştır. Bu modelin öngördüğü insanın
dilinin “Rusça”, dininin “bilimsel ateizm”, milliyetinin ise
“Sovyet” olması devletin resmi politikası olup, bu amaca
ulaşılabilmesi için çeşitli önlemler alınmıştır. Din konusundaki
çalışmaların bu önlemlerin en önemlilerinden olduğu söylenebilir.
Çünkü artık SSCB içerisinde yaşayan insanların Sovyet tipi insan
olmalarını engelleyen en önemli sorun onların geçmişleriyle ilgili,
farklı din ve milliyetlere mensubiyetleri meselesiydi. Bu nedenle
bilimsel ateizm eğitimi Komünist Partisi’nin önemle üzerinde
durduğu alanlardandı. Bu doğrultuda SSCB’nin dağılmasına kadar din
karşıtı ve ateizm eğitimini amaçlayan sayısız yayınlar yapılmıştır.
(Örn. Bkz. Brajnik-Dolgih, 1963; Janpeyisova, 1966; İskakov, 1976;
Surapbergenov, 1979) “Bilimsel” ateizm, hem din ile mücadele
yöntemi ve hem de dinin yerini alması amaçlanan, Sovyet sisteminde
dinin karşılığı olacak sosyal bir olgu, bir kurum idi.
SSCB’de resmi İslam’ın yönetimi dört dini nazırlık tarafından
yürütülmekte olup Orta Asya bölgesindeki kurum bunların en
güçlüsüydü. 1943’te Taşkent’te kurulan Orta Asya ve Kazakistan
Müslümanları Dini İdaresi adlı bu kurumun başında bir müftü
bulunmaktaydı. Bu müftüye “Büyük Müftü” de denilir ve bütün SSCB
Müslümanları adına resmen konuşmaya ancak o çağrılırdı. Bu kurumun
yetkisi bütün Orta Asya cumhuriyetleri ve Kazakistan’ı
kapsamaktaydı. (Bennigsen, 1988: 33) Birlik merkezi Moskova’dan en
uzak köşeye kadar çok merkezi ve totaliter bir yapılanma
içerisinde bu devlete bağlı dini kurumların amacı az sayıda açık
dini eğitim kurumları ve camilerin yönetimi ve basın yayın yoluyla
Sovyet ideolojisi ile İslam’ın uzlaşır olduğunu yaymaya
çalışmaktır. Bunun dışında uygulanan sosyo-ekonomik program da
dinin etkisini mümkün olduğunca toplum hayatının dışına çıkararak
dar bir alana hapsetmek üzere planlanmıştır. İlk öğretim
kurumlarından yüksek eğitim kurumlarına kadar eğitim ve öğretimin
bütün aşamalarında dini, “bilim karşıtı ve zararlı bir gerici
kurum” olarak yaymış, ateizmin içinde bir bölüm olarak görmüştür.
Dini gelenek ve bayramların yerine rejimin yeni kutlama günleri
getirilmeye çalışılmıştır. Bütün bu ve benzeri uygulamalarla
Sovyet rejimi dini yok ettiğini sosyal hayattaki rolünü çok
sınırlandırdığına da inanmış ve bunu çeşitli istatistikler ve
araştırmalar yoluyla da yaymaya çalışmıştır. Halbuki dinin Orta
Asya’da asırlara dayanan rolü ve önemi her ne kadar yetmiş yıllık
Sovyet idaresinde yok sayılmaya çalışılmışsa da halk katında
yaşamaya devam etmiştir. Dini ve/veya ulusal gelenekler
yasaklanmasına rağmen gizli gizli de olsa yaşatılmıştır. Bu
noktada sufi tarikatlarının önemli rol oynadığını da kabul etmek
gerekmektedir. Monteil gibi araştırmacıların da ifade ettiği üzere
sufi tarikatları, Sovyet rejimine dahi meydan okuyabilen katı bir
disiplinle hiyerarşik olarak yapılandırılmış organizasyonlardır.
Sovyet kaynaklarına göre de geleneksel kabilelerin çevresinde
toplanmış, coşkulu ve estetik törenlerle dikkat çeken, fanatik bir
anti-Sovyet güç olarak var olmuşlardır. (Monteil, 1992: 229-230)
Geçmişte aktif olarak varolan Laçiler, (Yaman, 2004) Saçlı İşanlar
gibi toplulukların yapılarında bu özellikler görülmektedir.
Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Orta Asya’da dinin yeniden
canlanması ve bu bağlamda yaşanan dönüşüm, değişik dinamiklere
dayanmaktadır. Bunların anlaşılabilmesi için geçmişten günümüze
uzanan dinsel sürecin çok iyi bir şekilde incelenmesi
gerekmektedir. Şüphesiz bu dinsel sürecin, siyasal, sosyo-ekonomik
ve kültürel gelişmelerle de etkileşim halinde olduğu ve bunların
da ışığında anlaşılabileceği akıldan çıkarılmamalıdır.
1990’larla birlikte iki kutuplu yapının sonlanması uluslararası
alanda dini ve ulusal değerlerin ön plana geçmeye başladığı
görülmüştür. Hele eski Sovyetler Birliği’nin din karşıtı
idaresindeki yeni bağımsız cumhuriyetlerde bu değerler çok daha
hızlı bir dönüşüme ve açığa çıkma olgusuna şahit olmuştur.
Günümüzde Orta Asya’da yaşanan İslam’ı şöyle sınıflandırmak mümkün
görünmektedir.
1.Halkın çoğunluğunca kabul gören geleneksel İslam: Bu anlayış
asırlardır halkın ulusal değerlerini de içine alan bir İslami
anlayıştır. Bu anlayışın önemli bir özelliği de ziyaret merkezli
bir inanç anlayışına dayanmasıdır. Orta Asya’nın her yerinde
varolan ziyaretgahlar Sovyet döneminde de İslama bağlılığın yegane
sembolleri olmuşlardır. Bugün bu ziyaretgahlara gitmenin daha
serbest olmasının da etkisiyle ziyaretgahlar bölgedeki İslam’ın
çok önemli unsurları olarak halkın daha fazla ilgi ve sevgisini
çekmektedirler.
2.Devletin kurumlarınca yürütülen devlet destekli İslam: Yeni
bağımsızlıklarını kazanan cumhuriyetlerde din konusunun önemine
binaen, devletin dini kurumları ve kadroları da oluşturulmuştur.
Şimdilik tam oturmamış olan ve geleneksel İslam anlayışı ile de
pek sorunları olmayan bu kurumlar, ibadethaneleri kendilerine
bağlamak yönünde çalışmalar içindedirler. Bu çabanın bugün için
tam başarıya ulaştığı söylenemeyeceği gibi, çeşitli organize dini
gruplar ve tarikat mensuplarınca da eleştiriler yöneltilmektedir.
Ayrıca yeni ihtiyaçlardan kaynaklanan gelişmeler de ortaya
çıkmakta, bunda da bu kurumların ön planda rol oynayacağı tahmin
olunabilir. Örneğin Sovyet zamanında olmayan eğitim kurumlarında
din derslerinin, yakın gelecekte genel kabul gören bir olgu halini
alacağı söylenebilir. Bu durum gerek dersin içeriği gerekse
öğretim kadrosu konularında yeni düzenlemeleri beraberinde
getirecektir.
3.Halkın çoğunluğunca benimsenmeyen Hizbu’t-tahrir, Vehhabilik,
İslami hareket vb. radikal grupların savundukları İslam: Bölgedeki
geleneksel İslam’dan farklı özellikleri olan ve Sovyetlerin
dağılması sonrasında ortaya çıkan koşullarda etkinliğini daha da
arttıran radikal dini grupların savundukları İslam anlayışı
bölgedeki halkın ve din adamlarının çoğunluğu tarafından kabul
görmemektedir. Bu örgütler özellikle Fergana Vadisi’nde faaliyet
halindedirler. Bu merkeze yakın alanlar olarak Kazakistan’ın güney,
Kırgızistan’ın güney bölgeleri ile Tacikistan ve Özbekistan’da da
örgütlü oldukları bilinmektedir. Bu örgütler gizli örgüt evlerinde
hazırladıkları basılı materyaller de dağıtmak suretiyle yandaş
kazanmaya çalışmaktadırlar. Bölge dışındaki çeşitli devlet ve
örgütlerden de gerek finansal, gerekse lojistik destek
görmektedirler.
Özbekistan’da fergana Vadisi’ndeki araştırmalarımızda din
adamlarının Özbekistan yönetimi hakkında olumlu konuşmaya özen
gösterdiklerini gördük. Gerek dinlediğim hutbe konuşmalarında,
gerek varsa basılı materyallerinde bu noktaya dikkat edilmektedir.
Aslında 1990’lardan sonra dini gelişmelerin çok olumlu başladığını
ancak Vehhabilik ve Hizb’ut-tahrir gibi dış kaynaklı akımların
yasadışı ve düzen karşıtı faaliyetleri ile devletin de dinle
ilgili konularda katı bir yaklaşımı benimsediğini ifade ediyorlar.
Görüştüğümüz bütün dini önderler Vehhabilik ve Hizb’ut-tahrir gibi
dış kaynaklı ve bölge dini yapılanmasına sonradan dahil olan dini
akımların, genel olarak Özbekistan’da özelde de Fergana
Vadisi’ndeki dini hayata büyük zarar verdiğini ifade ediyorlar.
Öyle ki bu akımların bölgeye gelişiyle birlikte daha önce aynı
görüşleri paylaşan din adamlarının bile fikir ayrılığına
düştüklerini söylemektedirler. Bunun yanısıra bu akımların devlet
düzenini yıkmaya yönelik açık/gizli niyetleri ile de bağımsızlık
sonrası olumlu olan, dini kurumlar – devlet ilişkilerine de büyük
darbe indirdiklerini üzüntüyle ifade etmektedirler.
Genelde Orta Asya’nın özelde de Fergana Vadisinin siyasi amaçlar
güden bu dinsel organizasyonların faaliyetlerine uygun bir ortam
sağlamasına yol açan çeşitli faktörler bulunmaktadır. Orta
Asya’nın değişik bölgelerinde varolan koşullara bağlı olarak bu
faktörlerin nüfuz durumları da değişiklik göstermektedir. Burada
genel olarak açıklanmaya çalışılacağımız faktörler sırasıyla şu
şekildedir:
Öncelikle sosyo-ekonomik bir gerçeklik olarak fakirlik olgusundan
söz etmek gerekir. Halkın bu durumundan yararlanmak isteyen
çeşitli yerel veya dış kökenli güçlerin bu olguyu kendi çıkarları
için kullandıkları görülmektedir. Bu durum gerek yerel dillerde
yayınlanan kitaplar vb. yayınlar, gerek doğrudan para yardımı
gerekse ibadethane ve başka dini kurumların inşası veya mali
destek sağlanması şeklinde gerçekleştirilmektedir.
Bir diğer sorun ise bölgede varolan yolsuzluk ve rüşvet
meselesidir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya
çıkan henüz rekabet şartlarının tam oluşmadığı ekonomik yapı ve
henüz tam kurumsallaşamamış siyasal demokratik düzen yolsuzluk
sorununun çözümünü zorlaştırmaktadır. Adil bir düzen yaratma
olgusunu merkez alan bir propaganda siyaseti güden dini örgütler
de bu durumdan faydalanmaktadırlar. Rüşvet ve yolsuzluktan bıkan
kitleler çeşitli radikal örgütlerde kendilerine sığınak
arayabilmektedirler.
İşsizlik, sorunu da Orta Asya’daki halklar arasında önemli bir
hoşnutsuzluk ve istikrarsızlık unsurudur. Sovyet sisteminin
çökmesinden sonra ortaya çıkan ve bugün de kısmen süren geçiş
dönemi ekonomik yapılanmasında önemli düzeyde bir işsizlik
sorununun ortaya çıktığı görülmektedir.
Bir diğer mesele ise Orta Asya ülkeleri arasındaki sınır sorunları
ve sınırların açıklığından kaynaklanmaktadır. Sovyet döneminde
oluşturulan Orta Asya ülkelerinin yer yer sorunlu sınır
yapılanması, ülke sınırları arasındaki geçişlerin yasadışı
yollardan da yapılabilmesi gibi olgulardan çeşitli terörist
örgütlerin yararlandıkları görülmektedir. Çeşitli gruplar bu sınır
sorunlarını kendi yararlarına başka ülkelere sızmak için
kullanmaktadırlar.
Orta Asya ülkeleri arasındaki bir diğer mesele de etnik
sürtüşmelerdir. Bunun örneklerine Sovyet döneminde de pek çok kez
rastlanmıştır. Sovyetlerin Orta Asya cunhuriyetlerine yönelik
izledikleri siyasetin bir sonucu olarak, değişik etnik gruplar
farklı cumhuriyet sınırları içerisinde bırakılmak suretiyle
sorunlu bir zemin hazırlanmıştır. Bu durum da bölgeyi
istikrarsızlığa sürüklemek isteyenlere uygun bir fırsat daha
sağlamaktadır.
Bölgedeki halkın Sovyetlerin dağılması sonrasında giderek artan
oranda dine yönelmesinin de, dini siyasi amaçları için kullanmak
isteyen gruplara büyük kolaylık sağladığı bir gerçektir. Din
karşıtı politikaların sonlanmasıyla birlikte halk dini bayramlara,
dini ziyaretgahlara ve ibadete yönelmektedir. Her geçen gün yeni
camiler inşa edilmektedir. Bu durumdan yararlanmak isteyen çeşitli
dini gruplar da yandaşlarının sayısını arttırmak için her yola
başvurmaktadırlar.
Bölge devletlerinin izledikleri batı yanlısı politikanın yanısıra,
Amerikan üslerinin varlığı da halk arasında büyük eleştiriye konu
olmakta ve özellikle dini hassasiyetlere sahip toplum kesimleri
arasında ülkelerinin idarecilerinden yabancılaşmaya ve milli/dini
duygulara daha fazla sarılmaya neden olmaktadır. Halk arasında
Kırgızistan ve Özbekistan’da varolan Amerikan üslerine karşı
özellikle Amerika’nın Afganistan ve Irak’a müdahalesi sonrasında
çok daha fazla tepki gösterildiği görülmektedir.
Uzmanlar arasında Orta Asya’daki din sorununun nedenleri arasında
gösterilen bir diğer husus ise bölgenin Kafkaslar, Afganistan,
Ortadoğu gibi çatışma ve siyasal istikrarsızlık bölgelerine yakın
oluşunu göstermektedirler. Doğal olarak bu bölgenin çevresindeki
gelişmeler Orta Asya’yı etkilemekte, uluslararası alanda farklı
hedeflere sahip aktörler, bölgeyi kendi çıkarları için kullanmak
için çeşitli yollara başvurmaktadırlar.
Sonuç olarak günümüzde Orta Asya’da varolan statükoyu, dini
kullanmak suretiyle değiştirmek isteyen çeşitli gruplar
bulunmaktadır. Bu grupların istikrarı bozma yönündeki çabalarının
önüne geçebilmek için İslam dininin tarihten bugüne izlediği
süreci dönüşümü çok iyi değerlendirmek gerekmektedir. Bu bağlamda
İslam’a geçiş yıllarında bir sosyal reçete olarak Yeseviliğin
üstlendiği rolü de çok iyi kavramak zorundayız. O halde
Yeseviliğin bugünün pek çok sorunlarına çare olabilecek unsurları
bünyesinde taşıdığını unutmamalıyız.
Kaynakça
Aknazarov, H. Z. (1987): “İslamnın Kazakstanğa Enüi”, Sovettik
Şığıs Respublikalarındağı İslam, Haz. K. Şülembayev, Almatı,
Kazakstan, s. 37-51.
Babadzhanov, Bakhtiyar (2004): “The Fergana Valley: Source or
Victim of Islamic Fundamentalism?”, http://www.ca-c.org/dataeng/10.babadzh.shtml
Bennigsen, Alexandre, Chantal Lemercier-Quelquejay (1988): Sufi ve
Komiser, Rusya’da İslam Tarikatları, Çev. O. Türer, Ankara, Akçağ
Yayınevi.
Brajnik, İ. İ. – F. İ. Dolgih (Ed.) (1963): O Religii Hrestomatiya,
Moskva, Gosudarstvennoye İzdatelstvo.
Dorjenov, S. B. (1987): “İslamnın Kırgzstanğa Taralıu
Erekşelikteri”, Sovettik Şığıs Respublikalarındağı İslam, Haz. K.
Şülembayev, Almatı, Kazakstan, s. 52-65.
İskakov, A. (1976): İslam Dininin Jaksılık, Jamandık Jene Ömirlik
Maksat Turalı Uğımdarına Sın, Almatı, Kazak SSR Bilim Koğamı.
Janpeyisova, K. (1966): Kazak Auız Edebiyetindegi Dinge Karsı
Pikirler, Almatı, Kazakistan Baspası.
Klimoviç, L. (1936): Islam v Çarskoy Rasii, Oçerki, Moskva,
Gosudarstvennoye Antireligioznoye İzdatelstvo.
Mambetaliyev, Satibaldi (1972): Sufizm Jana Anıng Kırgızistandagı
Agımdarı, Frunze.
Monteil, Vincent (1992): Sovyet Müslümanları, İstanbul, Pınar
Yayınları.
Müminov, Aşirbek (2004b): “Fergana Ölkesindeki Kazirgi Zamanğı
Cahriye Toptarı”, Yasavi Jolı, no: 1, (Kazan-Karaşa-Jeltoksan
2004), s. 28-36.
Polatov, Ğ. (1960): Özbekistan’da Ateistik Hareket Tarihidan,
Kızıl Özbekistan, Pravda Vostoka ve Özbekistan Surh ve Birleşken
Neşriyatı, Taşkent.
Suhareva, O. A. (1960): İslam v Uzbekistan, Taşkent, Özbekistan
İlimler Akademisi Yayınları.
Surapbergenov, A. (1979): İslam Dininin Reaksiyalık Meni, Almatı,
Kazakistan Baspası.
Şülembayev, K. (1978): Ğılımi Ateizm (Leksiyalar Kursı), Mektep
Baspası, (Yayın yeri belirtilmemiş).
Şülembayev, K. Ş. (1987): Sovettik Şığıs Respublikalarındağı
İslam, Almatı, Kazakstan Baspası.
Usmanov, M. A. (1987): İslam Spravoçnik, 2. neşr, Taşkent, Üzbek
Sovyet ansiklopediyası Baş Redaksiyası.
Yaman, Ali (2004): “Kırgızistan’da Bilinmeyen Yesevi İzbasarları “Laçiler””,
Gazi Üniversitesi Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, sayı: 29, (Bahar
2004), s. 33-47.
|