|
Bu makale geçtiğimiz Ağustos ayının üçüncü Pazar
gününde Neckar Irmağı’nın kıyısından Munzur Irmağı’na uzanan
düşüncelerimin ürünü olarak kaleme alınmıştır. Bundan dolayı
makaleye bu ad konulmuştur. Ritüeller konusunda Heidelberg
Üniversitesi’nde yürütülen proje çerçevesinde misafir araştırmacı
olarak davetli bulunduğum sırada bu kentte bulunan Neckar
ırmağının kıyısında otururken Munzur’a doğru uzanan
düşüncelerimden sonra bu makaleyi planladım. Ayrıca aynı günün
öğle üzeri de Avrupa’daki çalışkan kurumlarımızdan Mannheim Alevi
Kültür Merkezi’ni ziyaret ederek Dedeler ve yöneticilerle
söyleştim. Bu söyleşiye Heidelberg Üniversitesi’nden Dr. Raoul
Motika ve Dr. Robert Langer de katılmışlardı. Daha önceki hafta
ise Heidelberg’te beni ziyaret etme nezaketini gösteren AABF Genel
sekreteri sayın Hasan Öğütçü ile sohbet etme imkanım olmuştu.
Burada işte bu süreçte tartışılan konular genel olarak ele
alınmaya çalışılacaktır.
Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte ırmağın yanında bir bankta
oturuyorum. Heidelberg’in güzel manzarasını izlerken koşanlar,
köpeklerini dolaştıranlar, kayıklarında kürek çekenler, yüzen,
uçan ve bazan da seslerini yükselten ördekler, kuğular, turist ve
yük taşıyan uzun gemileri seyrediyorum. Herkesin kendi halinde ve
mutlu göründüğü bu sakinlik içerisinde bu ırmaktan bir zamanlar
gördüğüm Munzur ırmağı aklıma geliyor. Ülkemin Munzur’unda,
Fırat’ında da böyle manzaraları görmeyi arzu ediyorum.
Pek tabi ki, Alevi yolunun bir gereği olarak bütün insanlığı
“siyah, beyaz, sarı...”, “Hıristiyan, Budist, Yahudi...”,
“Fransız, Alman, Arap...” demeden çok seviyoruz, sevmeyenlerimiz
de sevmelidirler. Çünkü yolumuzu aydınlatan erenlerden Hacı Bektaş
Veli’nin, “Dili, dini, ırkı ne olursa olsun iyiler iyidir.”
şeklinde çok güzel özetlediği ve Yunus Emre’nin “Yaratılanı
severiz Yaradandan ötürü” sözlerini akıldan çıkarmamalıyız. Bu
arada belki de haklı olarak şöyle diyenler de olabilir: “Efendim,
asırlarca Sünnilere Yezit dedik, onlar da bize Kızılbaş, Rafızi
dediler. Bu durumla bu sözler çelişmiyor mu?” Evet doğru böyle
oldu, bu durum Safevi-Osmanlı mücadelesine dayanan siyasal
nedenlerle ortaya çıkan kutuplaşmaya dayanıyordu. Ancak günümüzde
iki taraf da birbirini daha fazla tanımaya ve karşılıklı
evlenmelerle daha da yakınlaşmaya başladı. Bırakınız yüzyıllardır
birbirimize kızarak ve karşılıklı dedikodular yaparak da olsa
birlikte yaşadığımız Sünnileri, bugün göç olgusunun sonucunda
Avrupalı gelinlerimiz ve damatlarımız da olmaya başlamıştır. Bu
toplumsal değişim süreci geri dönmemek üzere bu şekilde devam
edecektir. Bilmemiz gerekenin bizim yolumuzun esas olarak insanı
esas aldığı, inancımız ve kültürümüzün kendi çevremizden başlamak
üzere bütün insanlığı sevmeye dayandığıdır.
Ama yine de şu da bir gerçek olarak karşımızda duruyor ki, diğer
ülkeleri, diğer insanları ne kadar sevsek de bu sevgi kendi
ülkemize ve onun insanlarına olan sevgimizi aşamıyor. Mesela
ülkemizi onun içinde de kendi ana-babamızın memleketini daha çok
seviyoruz. Çünkü oralara bizi bağlayan pek çok bağlantı var.
Aslında bütün bunlar hepimizi birbirimize bağlayan pek çok
değerden kaynaklanıyor. Bu çerçeveden bakmak gerekirse, ülkemizde
varolan çeşitli sorunları anlamak zorlaşıyor. Neden birbirimize
düşüyoruz ve/veya düşürülüyoruz? Birbirimizden ne alıp
veremediğimiz var? Sorunlarımızın tanımında mı yoksa hem tanımında
hem çözümünde mi anlaşamıyoruz? Diyalog değil de monologu mu
seviyoruz, karşılıklı konuşmaktansa, hepimiz kendi çözümümüzü mü
dayatmak istiyor? Her sorunu dış güçlere bağlama kolaycılığına
kaçanlardan olmamakla birlikte, sorunlarımızın temelinde hem iç
hem de dış dinamiklerin rol oynadığını da kabul etmek zorundayız
sanırım.
İşte Neckar’dan Munzur’a uzanan bu düşünce yolculuğumuzda bir film
şeridi gibi bu sorular aklıma geliyor. Mesela, Alevilerle Sünniler
neden anlaşamıyor? Sorun veya sorunlar nedir? Geçmişten gelen ve
bugün artık yaşamaması gereken dayatmacı görüşler de neden ısrar
ediliyor? Alevi, Sünni mi olacak veya Sünni Alevi mi? Hem buna ne
gerek var? Medyada, aydınlar arasında sürekli Hıristiyanların
Müslümanlar arasındaki misyonerlik faaliyetlerinden şikayet
ediliyorken, neden kendi içimizde bir tür misyonerlik yapıyoruz?
Yasalara ve başkalarına saygılı herkesin kendi kimliğini de
koruyarak yaşamasında rahatsızlık duyulacak ne
var? Doğru olan, Aleviler ve Sünnilerin
birbirlerinin farklılıklarına saygı duyarak, birlikte
yaşamalarından başka bir yol olmadığını anlamalarıdır.
Alevi-Sünni meselesini biraz daha aralayıp içine bakmaya
çalışalım. Aleviler ne istiyor, Sünniler ne istiyor bazı
örneklerle tartışalım. Aleviler, Cemevlerinde ibadet etmek, bu
kurumların da cami nasıl bir ibadethane ise bu şekilde tanınmasını
sağlamak, devlet kurumları ve okullarda bir şekilde inançları ile
ilgili bilgiler edinebilmek, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın taraflı
yapılanmasının sona erdirilmesi vb. taleplerde bulunuyorlar.
Sünniler ise Alevilerin de Camiye gelerek kendileri gibi namaz
kılmalarını, Cemevinin Cami gibi bir ibadethane olarak kabul
edilmemesini, kısacası Aleviliğin çerçevesinin kendi
belirledikleri şekilde Alevilerce de kabulünü vb. taleplerde
bulunuyorlar. Burada dikkati çeken nokta Alevilerin daha çok kendi
inanç ihtiyaçlarından kaynaklanan taleplerde bulunurken,
Sünnilerin ise kendi ihtiyaç alanlarının da dışında taleplerde
bulunmalarıdır.
Alevilerce kutsal görülen Cemevlerinin ibadet yeri olup olmadığına
doğaldır ki, Aleviler karar vermelidir ve verecektir. Ayrıca
Aleviler kendi inanç anlayışlarını kendileri tanımlayacaklardır,
başkaları onların inançları hakkında nasıl karar verebilir ki.
Bugün veya yarın bu olacaktır, bu geçmişten günümüze uzanan
tarihsel ve sosyal sürecin kaçınılmaz bir sonucudur. Dolayısıyla
ertelenebilir, ancak engellenemez. İşte Diyanet’in ve aynı
zihniyete mensup olanların anlamak istemedikleri yalın gerçek
budur. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, 20. yüzyıla ait bir kurum
olmak bakımından, Osmanlı Devleti zamanında varolan Şeyhülislamlık
kurumundan farklı olarak, yenilikçi, değişime açık bir yaklaşım
sergilemesi gerekirken ne yazık ki, en statükocu ve değişime
kapalı bir ortaçağ kurumu görüntüsü sergilemesi ne kadar acı değil
mi?
Bu konularla bağlantılı diğer bir husus ise Alevilerin
kendilerinden kaynaklanan çeşitli sorunlardır. Özellikle 1980’lı
yıllardan itibaren gerek Türkiye’de ve gerekse Avrupa’da yoğun bir
şekilde örgütlenen Aleviler’in çeşitli konularda fikir
birlikteliğinden uzak bir görüntü sergilediklerine şahit
olunmaktadır. Bu görüntü kimi zaman temsil konusundaki
tartışmalara, kimi zaman Aleviliğin tanımlanmasına ilişkin
tartışmalara, kimi zaman ise diğer siyasal aktörlerce kullanılan
bir gerekçeye temel oluşturmaktadır.
Temsil konusundaki tartışmaları, Abdal Musa, Hacı
Bektaş törenleri gibi önemli anma etkinliklerinde yaşanan güç
mücadelelerinden, zaman zaman kurulan araştırma kurumları vb.
örgütlenmelerden, yazılı veya görsel medyada rastladığımız
“Aleviliği esas biz temsil ediyoruz.” tartışmalarından
görmekteyiz. Gözlemlediğimiz üzere anma törenlerinin
düzenlenmesinden sorumlu kurumların, kendilerine yakın kişi ve
kurumlara daha ayrıcalıklı davrandıkları görülmektedir. Bu durum
Alevi kurumları arasında sık sık tartışmalara yol açmaktadır.
Örneğin bu gelenek, 2005 Ağustosundaki Hacı Bektaş Veli
törenlerinde de devam etmiştir. Yine 1990’ların sonunda çeşitli
Alevi kurumlarınca Akademi, Tasavvufi İslam Enstitüsü vb.
araştırma kurumların temelleri atılmıştır, ancak bunlar zaman
içinde bir bir işlemez hale gelmişlerdir.
Bu arada ortaya çıkan farklı taleplerin, siyasi muhataplar
tarafından da her zaman, varolan sorunların ertelenmesine bir
gerekçe olarak kullanılmaya çalışıldığı görülmektedir. Zaman zaman
çeşitli taleplerle hükümetlere, Diyanet İşleri vb. kurumlara
gidildiğinde verilen yanıt “Efendim, üzerinde Alevilerce uzlaşılan
belli bir fikir yok ki...” demektedirler. Oysa ki, Sünni gruplar
arasında da fikri olarak uzlaşamayan, birbirine rakip olarak
çalışan pek çok cemaat bulunmaktadır. Ama onlara ihtiyaçları olan
hizmetler bir şekilde götürülmektedir. Ayrıca siyasi muhataplar
“Cemevleri, ibadethaneler olmayıp, kültür evleridir...” görüşünde
ısrar ederken, Alevilerin Cemevleri konusundaki düşüncelerinin ise
onlarca pek önemi yoktur. Sonuç olarak, Aleviler, Diyanet de
dahil, devletimizin kurumlarının Alevilerin inanç
gereksinimlerinin karşılanmasına yönelik hizmetler
vermediklerinden yakınmaktadırlar. Konu Avrupa Birliği’nin de
müdahil olmasıyla birlikte ne yazık ki giderek uluslararası bir
boyut kazanmaya başlamaktadır. Oysa çağdaş bir devlet ve onun
yurttaşlarının yapması gereken, sorunların kendi dinamikleri
çerçevesinde çözülmesini sağlamaktır. Üzerinde halk uzlaşması
olmayan ve dış zorlamalarla varılan çözümlerin kalıcı olup
olmayacağı pek belli değildir.
Bu düşünsel ve örgütsel bölünmüşlük ortamı ve her
zaman bu ortamdan yararlanmayı bilen siyasal güçlerin de
etkisiyle, Alevi toplumu arasında da çok olumsuz etkilerde
bulunmuştur. Bu etkilerden sadece biri olarak Alevilere hitap eden
yazılı ve görsel basın organlarının durumlarına bakabiliriz. Bugün
pek çok cemaatin TV ve radyo kuruluşları var iken, ülkemizin
yanısıra Alevilerin inanç ve kültürüne de ağırlık veren bir
televizyon kanalı bulunmamaktadır. Ayrıca bir zamanlar yayınlanan
ve Alevilere hitap eden Cem, Nefes ve Kervan gibi pek çok süreli
yayın organları, halk arasında tutunamayıp, kapanmak zorunda
kalmışlardır. Bugün Türkiye’de yayınlanan, milyonlarca Alevi’ye
hitap edecek, onların sorunlarını, onların geçmiş ve günümüzdeki
gelişmelerine dikkat çekecek bir yayın organı ne yazık ki
bulunmamaktadır.
Geçtiğimiz Temmuz ve Ağustos aylarında gerek Türkiye’de gerekse
Almanya’da çeşitli Alevi kurumlarını ziyaret etme imkanım oldu.
İstanbul’da Garip Dede Cem Kültür Merkezi ve Şahkulu Dergahı’nı,
Almanya’da ise Manheim Alevi Kültür Merkezi’ni ziyaret ettim.
Konular dönüp dolaşıp aynı yerde odaklanıyordu. Aleviliğin
tanımlanması ve bu tanımlama farklılığından kaynaklanan sorunlar.
Mannheim AKM’de Hıdır Koç, İmam Efe, Seyit Ali Mat, Rahim Demir
dedelerimiz ve merkezin genç ve enerjik başkanı Sedat Kaya ile
görüştüm. Kendilerine Aleviliğin kentleşme ile birlikte büyük bir
dönüşüm yaşadığını ve bugün yaşananların büyük ölçüde bu dönüşümün
ortaya çıkardığı geçiş aşaması sancıları olduğunu anlatmaya
çalıştım. Bütün bu sorunların zamanla düzeleceğine olan inancımı
yineledim. Onlar da bütün bu sorunlara karşın geleceğe ümitle
baktıklarını Mannheim’da yaptıkları çalışmalardan örnekler vererek
ifade ettiler.
İşte Neckar ırmağından Munzur suyuna bu düşüncelerle uzandık.
Yaşanan bütün sorunların zamanla çözüleceğine can-ı gönülden
inanıyoruz. Türkiyemizi, yaşadığımız diğer ülkeleri ve bütün
insanlığı barış ve mutluluk içerisinde görmeyi diliyoruz. Hak
Muhammed Ali, Bozatlı Hızır hepimizin yoldaşı olsun.
|