|
Mit ve Gerçeklik
Arasında: Alevilikte Ehlibeyt
Ahmet
Taşğın
Özet

Alevilik inanç, ibadet ve kurumlarının esasını oluşturan
ehlibeyti ele alan makale, aynı zamanda Alevilikte ehlibeytin
son dönemlerde hangi düzlemde ele alındığını da vermeye
çalışacaktır. Buna göre makale ehlibeytin Alevilikteki yerinin
tarihi ve kültürel boyutundan ziyade mitolojik ve inanç yönünü
ele alacaktır. Modernleşme sürecinde yazılı kaynaklarla beslenen
Aleviler, tarihi ve mitolojik olan iki ehlibeyt arasında
kalmışlardır. Özellikle ehlibeyt konusundaki parçalanan inanç,
mitolojik ve tarihi ikilemi sözel kültürün beslediği yazılı
edebiyatın oluştuğu süreçte daha belirgin hale gelmiş ve yazılı
kültürün sınırlayıcı alanına sıkışmıştır.
In this paper I dealt with “ehlibeyt” the basis
of the belief and worship and instituons in Alewiten, as well as
the context in which the term is dealt with in recent times.
That means I focused on the “ehlibeyt” in Alewiten from the
mythological and belief point of views rather than its history
and cultural dimensions. Alewiten based on the written sources
in modern process are closely pressed between two “ehlibeyt”;
historical “ehlibeyt” and mythological “ehli beyt”. Namely
verbal culture is transformed to the written culture and the
first, being surrounded by the latter, changed in content.
Giriş

Geçmişten günümüze “Sünni”ler Alevilik konusunda asgari düzeyde
de olsa bir kısmı yazılı kaynaklarda, bir kısmı da toplumun
kolektif hafızasında yer alan bazı bilgilere sahiptir. Bu
bilgiler, Aleviliğin Kızılbaşlık şeklinde nitelendirilmesine
kadar ki dönemi de dahil hem içeriğini hem de düzeyini
korumuştur. Aleviliğin tarihte birden fazla isimle tanımlanıp,
son dönemde de Alevilik şeklinde isimlendirilmesi, Alevilik
hakkındaki kanaati tek yönlü olarak değiştirmiştir.
Bu değişim aynı zamanda Aleviliğin kamuya açılmasını ve yer
edinmesini sağlamıştır. Bu yeni konumlarında Alevilerin hem
kendileriyle hem de Sünnilerle yüzleşmesiyle, geleneksel tutumda
meydana gelen farklılaşma / değişim toplumsal hafızayı yeniden
kurmuştur. Sonuçta Alevilerin kamusal alanda kendilerini daha
çok ifade imkanı bulmaları sonucunda Sünniler, Alevilerin
“inanç” ve “ahlak ilke”leri ile ilgili bilgilerinin hatalı olup
amaçlı bir propaganda ile oluşturulduğunu kabul etme eğilimi
göstermişlerdir.
Kamusal
alanda görünmek ve Sünnilerin Alevilere ilişkin görece değişimi
karşısında Aleviler, geleneksel tutumlarını koruyarak
kendilerinin Müslüman oldukları, hatta İslam’ın özünü temsil
ettiklerini savunmak “zorunluluğuna” devam etmişlerdir. Sünniler
tarafından dile getirilen “inanç” ve “ahlaki zafiyet”ler
konusunda iki farklı durum ortaya çıkmış: 1-Ahlaki zafiyetlere
ilişkin söylem, kamusal alanda kendilerine yer edinen Aleviler
ile Sünnilerin karşılaşmaları, oluşturulan “utanç” alanının
yeniden gözden geçirilmesine neden olmuştur. 2-Bu karşılaşma
Sünnilerin Alevilere ilişkin öteden beri sürdürdükleri siyasal
propagandanın bir parçası olan “utanç” alanını yeniden gözden
geçirmekle kalmamış aynı zamanda Alevilerin de Sünnilere ilişkin
öteden beri sürdürdükleri siyasal propagandalarının bir parçası
olan “dini alanı: İslam’ın özünü” teşkil eden parçasını gözden
geçirmelerini sağlamıştır. Bu bakımdan da Alevilere utanç alanı
oluşturanların bu karışlaşma sonunda kendileri için de aynı
alanı oluşturdukları gerçeğini görmelerine imkan sunmuştur.
Ta ki bu durum, bir televizyon programı sunucusu vesilesiyle
Türkiye’nin kendi gerçeğini görmesine kadar sürdü. Topluluklar,
utanç alanlarından bir televizyon program sunucusunun dile
getirdiği “Kızılbaş” sözü üzerinden kurtuldular veya en azından
programa gösterilen tepkiler ile bu program çerçevesinde
yürütülen tartışmaların kamuoyuna yansıyan biçimiyle kurtulmaya
çalıştıklarına dair bazı ipuçlarının ortaya çıktığı sonucunu
çıkarabiliriz.
Ahlaki
zafiyetlerinin dışında Alevilerin, Sünnilerin zihinsel
dünyalarındaki görünürlüğünün bir başka yönü de Sünni inanç ve
ibadetlerine olan “mesafe”leridir. Doğrusu bu, hem Sünniler hem
de Aleviler tarafından tartışılmaya devam etmekte ve özellikle
modern dönemde Alevi kimliğinin inşa sürecinde yeniden üzerinde
durulan konular arasında yer almaktadır. Sünniler, Alevilerin
özellikle ibadete (İslam’ın beş şartı şeklinde formüle edilen
ibadetlere kayıtsız kalmalarına) dair tavırlarını eleştirirler.
Bir kısım Alevi aydınları ise birçok dinin karışımı olduğunu
söyleyerek inanç birikimleri itibariyle tamamen İslam dışı
olduklarını ve Sünnilerin Alevilerin inançlarına ilişkin mevcut
söylemlerini düzelterek veya ters yüz ederek eleştirdiklerini
dile getirirler.
Alevilerin Sünniler nezdinde bu şekilde görülmelerinin tarihi
bir arka planı bulunmaktadır. Bize göre, Alevilerin
konar-göçerlikten yerleşik hayata geçmeleriyle başlayan
farklılaşma süreci Kızılbaşlar ve Bektaşiler şeklinde
ayrılmalarına neden olmuştur. İsimlendirmeyle somutlaşan bu
farklılaşma, haklarında yazılan metinlere de yansımıştır.
Kızılbaşlığa ilişkin yazılanlar üzerinde özellikle
Osmanlı-Safevi devletleri arasındaki siyasal çekişmelerin etkisi
olduğu açıktır.
Bektaşiliğe ilişkin yazılanlar ise iki genel başlık altında
toplanabilir; Hacı Bektaş Veli’nin büyük pir olup, hatta Osmanlı
Devleti’nin kuruluşu ve kurucuları üzerinde etkili olduğu görüşü
ilkini oluşturur. İkincisi ise İslam dünyasının sahip olduğu
kazanıma paralel şehir merkezindeki toplumsal yapı ve
oluşturduğu sosyal ilişkilere bağlı olarak geleneğe aykırı
davrandıklarına ilişkin görüştür.
Bunlara Alevilerin yazmış oldukları metinleri de eklersek, geniş
bir literatür oluşturmaktadır. Bu metinlerde, bahsi geçen
değerlendirmeler ışığında paralellik aynı zamanda zıtlıklar da
bulunmaktadır.
Fakat
Alevi çevrelerin kendilerine yönelik eleştirilere verdikleri
cevapta, Sünnilerin haksız hatta yanlış bilgiye sahip olduğu
ifadeleri büyük bir yer tutar. Bu eleştirilerin ana teması,
haksızlıkların tarihi olayların yanlış yorumlanmasından
kaynaklandığı ve dolayısıyla doğruların çıplaklığıyla
görülemeyerek, haksız tarafı onaylayan tutum üzerinedir. Bu
itirazları, bütün Müslümanlar için geçerli ortak tarih üzerinden
yapılan tespitlerle dile getirmektedirler.
Tarihi ise Peygamber, ailesi ve yakın dostları teşkil
etmektedir. Aleviler, Sünnilere getirdikleri eleştirilerini
Peygamberin ve ehlibeytin taşıdığı mesajın yine Peygamberin
yakın çevresi tarafından ehlibeyte teslim edilmemesi üzerinden
oluşturmaktadır. Hakları çeşitli neden ve gerekçelerle
ellerinden alınan ehlibeyt, bu hakkın geri alınması için
mücadele etmiş, hemen hepsi bu uğurda şehit olmuş ve aileleri de
dağılarak çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. İşte Aleviler,
ehlibeytin mesajını günümüze kadar getirdiklerini hatta inanç,
ibadet ve kurumların da bu dönemden kendilerine devrettiğini
belirtmektedirler.
İslam
tarihinin temel kaynaklarında yer alan bu konu, tarihsel olaylar
üzerinden Sünni ve Alevi çevrelerde iki tarih anlayışı
oluşmaktadır.
Doğrusu Sünniler ve Aleviler arasındaki esas ayrışma tam da bu
noktada yani ehlibeyt ve onlara karşı yapılanlarla
başlamaktadır. Aradaki farkın görünürlüğü ise ehlibeyt konusunda
Sünni ve Alevi çevrelerin kendi tezlerine dayanak olan aynı
kaynak veya metinleri
ehlibeyte yapılanların doğru bilgisi olarak anlaması, sunması
hatta dayatmasıyla ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki bu metinlerin
doğruluğu ve yanlışlığı taraflarca her zaman tartışılabilir ve
zaten de tartışılmaktadır. Her iki kesimin, ehlibeyte
yapılanları ele alan metin veya kaynaklara farklı bakış açıları,
tarafların kendi tarihlerini kurmalarıyla sonuçlanmaktadır.
Gruplar arası farklılaşmanın ortaya çıkmasının nedeni bu
metinlerle kurdukları ilişkide yatmaktadır. Dolayısıyla
güncelliği devam ettirerek günümüz sorunlarından geriye,
siyasal, ideolojik içerikli yeni bir tanımlamayla “hayali
topluluk” bu şekilde kurulmaya çalışılmaktadır.
Yazılı
metinlere nazaran sözlü aktarılan Aleviliğin tanım, tarih,
kültürel, dini ve davranış boyutunun metinlere yansıyan
biçimiyle gündelik yaşamdaki uygulamaları arasında farklılaşma
bulunmakta ya da grubun dışından bakanlar açısından bütünlükten
uzak görünmektedir. Metinler üzerinden Aleviliği değerlendirmeye
çalışan Sünnilerin, uygulamalara yüklenen ve grubun kendi
içerisinde sürdürülen anlamı göz ardı etmeleri bahsi geçen
farklılaşmayı açıklama şanslarını ortadan kaldırmaktadır. Bu
nitelikteki Alevilik tarihi, sadece Aleviler için geçerlidir.
Alevilerin dışındakilerin hem anlama hem de yorumlama imkanı,
grubun kullandığı dil olmadan güç hale gelmektedir. Hele bu dil
olmadan eleştiri yapmak neredeyse imkansız görünmektedir. Bu
imkan olsa bile, ana içerik anlamını hiçbir şekilde
“yabancılara”
bildirme imkanı sunmayacaktır. Öncelikle Alevilik inançları
“nâ-ehle” açıklama yasağından dolayı açıklanamaz, açıklanmak
istense bile konunun kendisi, “Yezid”e
anlama imkanı vermemektedir. Özellikle modernleşme, Aleviler
açısından en büyük problemi burada yaşatmış ve bazı çıkışlara
rağmen onlar bu konudaki açıklamalarıyla yetersiz kalmışlardır.
İşte
Aleviler ehlibeytin inanç, ibadet, kurum ve sosyal ilişki
olduğunu bilirler. Başka bir deyişle Alevilik / Aleviler
varlıklarını ehlibeyte borçludur. Günümüzde ehlibeyt hakkındaki
geleneksel anlatım, sürdürülmeye çalışılmıştır. Fakat ehlibeyte
yüklenen bu anlamın aktarılmasında kullanılan dilin yenilenme
çabaları geç kalmıştır. Hatta bu geç kalış, geleneksel aktarımın
içeriğinin zenginleştirilerek aktarılmasına mani olmuş ve
söylemi “Sünni”leştirmiştir. Söylemin Sünnileşmesi, Alevilerin
ehlibeyte yüklediği bu anlamın ortadan kalkarak, tarihsel
şahsiyetler üzerinden yürütülmesiyle sonuçlanmıştır. Oysa
geleneksel öğreti de “Yezid” terimi, bir şahıstan üretilen
dünyanın / hayatın anlamıdır ve bu anlam, şahıs olarak Yezid’in
ötesinde onun ve çevresinin temsil ettiği dünyadır. Bu dünya,
modernleşme sürecinde şahıs ve terim üzerinden sloganlaştı ve
çoğu zaman da bu haliyle kullanıldı. Oysa geleneksel
ilişkisizliği ve geçici kullanımında Yezid, Alevilerin Sünnilere
yönelik getirdiği eleştirilerle güncelleştirilerek içerik
kazandırılamadığı için Yezidle sınırlı kaldı ve terim olarak da
güncelleştirilemediği için Alevilerin gündelik hayatlarından
çıktı. İşte zayıf ve cılız kalan bu söylem, Sünnilerin
kendilerini tanımladıkları dünyanın veya Yezidle anlatılan
dünyanın aynısı haline geldi. Bu tarih / anlatı ise, Sünnilerin
tarihidir.
Aleviler İçin Ehlibeyt

Alevilerin ehlibeyte yönelik bilgilerinin hemen tamamı buyruk ve
deyişlerde vardır. Buyruklarda ehlibeytin kurucusu olduğu
ibadet, kurum ve cezalar bulunabileceği gibi inanç, ibadet ve
kurumların açıklanmasındaki mitoloji de yer almaktadır.
Aynı şekilde deyişler de bu mitolojinin parçalarını bir bir
vermektedir.
Alevi-Bektaşi nefeslerinde Adem (as)’dan Muhammed (as)’a kadar
gelen bütün peygamberler aynı görevi, aynı mesajı ve aynı nuru
taşıyarak getirmişlerdir. İşte Muhammed (as)’a kadar gelen bu
nur Ali’ye, oniki imam, onlardan da dedelere devretmiştir. Nurun
devamlılığı inancı Aleviler arasında “Muhammed-Ali bir nurdur”
şeklinde formüle edilmiş olup bu inanç günümüzde de sürmektedir.
Alevilikte Ali’nin mitolojik ve ilahi boyutlu olarak
gösterilmesine dikkat çekeceğiz. Bu konu Alevilik-Bektaşilikte
“sır” olarak belirlenen ama tanımlanamayan inancın merkezi
konusu olarak görülmektedir. Başka bir ifadeyle “sır”
başkalarına açıklanmamasından öte grubun kendi üyeleri
tarafından da bilinemezlik, akıl erdirilemezliğini ifade etmekte
ve dikkat çekmektedir. Zaten Ali’nin bu durumu insanları
şaşkınlığa düşürmüş ve imanlı-imansız ayrımı da buradan
başlamıştır.
Bu
açıklamalardan sonra artık konunun daha rahat anlaşılacağı alana
girebiliriz: “Elest bezm”inde Allah ruhlara “En yüce rabbiniz
ben değil miyim” diye sorduğunda, “evet” diye cevap verdiler.
Evet, diye cevap verenler Alevilerdir. Bunlar da dünya da Ali’ye
iman edenlerdir. Sünniler ise sonradan kılıç zoruyla Müslüman
olmuşlardır.
Muhammed (as) Cebrail (as) eşliğinde miraca çıkarken önüne bir
aslan çıkar ve ilerlemesine mani olur. Cebrail (as) ona
peygamberlik yüzüğünü vermesini ister, Muhammed (as) de yüzüğünü
çıkarır, aslanın ağzına atar ve yoluna devam eder. Bir yere
kadar geldikten sonra Cebrail (as) Muhammed (as)’dan ayrılır. O,
tek başına Tanrı’nın oturduğu tahtın yanına çıkar. Tanrı ile
konuşurken bir sofra gelir, yemek yerken perdenin arkasında
duran tanrı (bu perde sadece onun yüzünde olur),
perdenin arasından elini uzatır ve yemek yer. Buradan itibaren
gelişen olayları anlatan farklı rivayetler bulunmaktadır. Bir
rivayete göre Tanrı elini uzatıp yerken elinin üzerine bir
pirinç tanesi düşer, diğer bir rivayete göre de Muhammed (as)
perdeyi açar. Bir de ne görsün Ali! Buna şaşırır. Daha sonra
Tanrı ile konuşup kelamı
alıp dönünce Ali’ye rastlar. Ali yüzüğü kendisine verir, elinin
üzerinde pirinç tanesi durmaktadır. Diğer rivayet burada şöyle
devam etmektedir: Perdeyi açıp Tanrı’nın Ali olduğunu gören
Muhammed (as), Ali’ye rastlayınca ona şöyle der: “Senin bir anne
ve babadan doğduğunu görmeseydim sana Tanrı/Allah derdim” buna
bağlı olarak sonra söylenen ilk şey şu: “Bu Ali’nin sırrıdır,
kimse onun sırrına eremez.”
Diğer
bir örnek ise Muhammed (as)’ın Kırklar Meclisi’ne gelişidir.
Muhammed (as) bir gün bir meclise uğrar, kapıyı çalar izin
ister, fakat içerden bir ses: “Sen kimsin?” diye sorunca:
“Muhammed Peygamberim” der, içerideki ses ona: “Burada
peygamberin işi yok” der ve onu gönderir. Daha sonra yeniden
gelir, aynı soruya karşılık: “Ben Muhammed” der, fakat aynı
cevabı alır. Bir sonraki aşamada, Cebrail yardımına yetişir,
gaybdan bir ses gelir ve soruya nasıl cevap vereceğini söyler.
Aynı soru sorulunca bu defa: “Hâdimu’l-hâdimîn” der ve böylece
içeri alırlar. Bir de ne görsün; en başta Ali oturuyor, içeride
kendisiyle beraber otuz dokuz kişi var. Bunu görünce onların kim
olduğunu sorar, onlar da: “Biz kırklarız, birimiz kırk, kırkımız
da biriz” derler. Hemen oracıkta bir neşterin ucuyla bilek
üzerinde bir yer kesilir ve bunun üzerine herkesin bileğinden
kan damlar, bulundukları evin damından da bir damla kan
damlayınca “Bu nedir?” diye sorar. Onlar da “Bu dışarıda olan
Selman’ın kanıdır” derler. Sonra Muhammed (as) orada: “Ona bir
üzüm tanesi getirirler ve bu bir tane üzümü kırk kişiye pay
etmesini isterler”. Bunun üzerine Cebrail (as) yardımına
yetişerek, cennetten bir tabak, içerisinde Kevser suyu bulunan
bir ibrik getirir. Üzümü tabakta Kevser suyuyla ezer ve
karıştırıp herkese sunar ve içerler. Bundan sonra kendilerinden
geçen kırklar, semaha dururlar, bir süre sonra da tek beden olur
uçarlar.
Örnekler çoğaltılabilir. Dikkatle fark edilip görülmesi gereken
ve önemli olan husus, Aleviler için ehlibeyt ve ehlibeytin de
merkezini oluşturan Ali inancının, merkezi bir yer tutuyor
oluşudur. Aksi halde Alevilikteki ehlibeyt inancının anlaşılması
zorlaşmaktadır. Hatta Alevilik kurumlarının mesela dedelerin
talipleri üzerindeki etkisinin anlaşılmasının da imkanı yoktur.
İşte yukarıda yer verilen örneklerden de anlaşılacağı gibi
Alevilerin inanç dünyası ehlibeyt, ehlibeyt==Ali etrafında
kurulmuştur.
Ali’yi
merkeze alan konulardan bir diğeri de yine kutsal kitaplarla
ilgili birkaç noktayı dile getirmek istiyoruz, Aleviler, “Dört
kitabın dördü de hak, hepimizin başı Kur’an’a bağlıdır”
şeklindeki ifadeleriyle kutsal kitaplarla olan ilişkilerini
ortaya koyarlar. Dört kitabın dördü de Ali’yi anlatır. Hatta
Kur’an’da geçen “a-l-y=A’liyyün” ifadelerinin tamamı Ali’dir.
Burada vurgulanması gereken nokta, Kur’an’ın Muaviye ve Yezid
zamanında değiştirildiğine dair inancın güçlü olmasıdır. Bunun
anlamı, Muhammed-Ali yolu ilk insandan beri devam etmektedir.
Fakat Muhammed (as) peygamberliği zamanda bir karışıklık oldu ve
Muhammed belirtmesine rağmen kendisinden sonra ashabının çoğu,
Ali’ye bağlanmadılar. İmanlarından ve ikrarlarından geri
döndüler. Gerçekte bunlar Ali’nin sırrını anlamadılar. Şayet
“Ali’nin gümana düşürme”sinin sırrını anlamış olsalardı,
ikrarlarından dönmeyeceklerdi.
Dört
kitabın dördünün de kutsal kabul edildiği Alevilikte, kutsal
kitaplar birbirinin devamı olarak aynı konuyu aktarırlar. Bu
kitapların sonuncusu Kur’an’dır. Muhammed (as) Cebrail
aracılığıyla getirilmiştir. Ali ile ilgili yukarıda anlattığımız
bütün hakikatler dört kitapta yer almaktadır. Kur’an’ın toplanma
ve çoğaltılma zamanında Ali ile ilgili hakikatlerin bir kısmının
çıkarıldığı ve değiştirildiği fikri, Halil Öztoprak’ın bu
konudaki görüşlerinden dolayı idam edileceğine dair anlatılan
söylencelerle daha da yaygın hale gelmiştir.
İşte
Kur’an’ın değiştirilmesinin anlamı burada yatmaktadır. Çünkü
Kur’an, Muhammed-Ali’yi anlatır. Sonradan Muaviye-Yezid ikilisi
bu Kur’an’da yazılı olan bu hakikati değiştirdiler. Kur’an’ın
hakikatinin değiştirilmesinden kast edilen de bizatihi Kur’an’ın
harflerinin, kelimelerinin veya sayfalarının değiştirilmesinden
ziyade Muhammed-Ali’nin “Konuşan Kur’an” oluşu, onların
modellikleri ve ilişki biçimleri değiştirilerek, Kur’an’ın da
emrettiği bir dünyadan geri dönmüş oldular. Bununla kalmayarak,
inançlarından dönmeyenler de oldu ve mücadele ederek yok etmeye
çalıştılar. Kur’an’ın söylediklerinin mücadelesini oniki imam
devam ettirdi, günümüze kadar da bu mesajı ehlibeytin soyundan
dedeler sürdürdü. Dolayısıyla onların söyledikleri de kutsal bir
metin olarak kabul edildi çünkü tarihi aşan bir dokunma ile
Kur’an’ın anlam ve mesajını taşımakta hatta sürekliliğini
sağlamaktadırlar.
Ehlibeyte ilişkin inanç, “Tevella ve Teberra” kavramlarıyla
ortaya konulmuştur. Tevella ve Teberra, ehlibeyti sevmek, onu
seveni sevmek ve onu sevmeyeni sevmemektir. Bu
Alevi-Bektaşilikte temel olan ehlibeyte inancın, yaşamın
bütününe etki etmesini sağlamaktır. Çünkü Alevi-Bektaşiler,
Tevella ve Teberra’nın kendilerini “gürûh-ı nâcî” olmalarının
bir şartı olarak görmektedirler.
Alevilik Kurumlarının Oluşumu ve Korunmasında Ehlibeytin Rolü:

I-Dedelik:
Dedelik, Aleviler için temel kurumdur. Dedelerin soyu ve
misyonları, Adem (as)’dan başlayarak Muhammed (as)’a kadar gelen
ve oradan da Fatıma ve Ali üzerinden oniki imama ve ocakzade
dedelere geçmesiyle kurulan bu bağlantıdan gelmektedir. İşte bu
tevarüs, dedelerin dini ve sosyal hayatın bütününde otorite
olması anlamına gelen faktörlerden birisidir. Bu bakımdan da
inanç, ibadet ve sosyal ilişkilerin temini ve devamlılığında
birinci derecede sorumlu olan da dedelerdir.
Adaletin ve doğruluğun taşıyıcıları olan ehlibeytin cisimleşmiş
hali yani dedeler, her zaman bu misyonu temsil etmektedirler.
Dedelerin sorumlulukları, hak, adalet gibi toplumsal taleplere
cevap vermek olduğu gibi taliplerini kontrol etmek ve onların
sorunlarını çözmeyi de içermektedir.
II-Musahiplik:
Genel
olarak iki ailenin kardeş olması anlamına gelen musahipliğin ilk
kaynağı da Alevilikte yine Ehlibeyttir. İlk musahipler de
Muhammed-Ali’dir. Peygamber ve arkadaşlarının bulunduğu büyük
bir topluluğun huzurunda Muhammed-Ali için musahiplik toplantısı
yapılmış ve bu toplantıda Muhammed-Ali’yi sahabeden örnek alan
başka kimseler de musahip olmak için bu törene iştirak
etmişlerdir.
Aleviliğin temel kurumlarından olan musahiplik, birbirlerini
uzun bir süre tanıma devresinden geçiren eşlerin bulunduğu iki
aile arasında yapılır. Musahiplik cemine, baştan sona sadece
musahipli olanlar iştirak edebilmektedir. Musahip ceminde dede
ve musahipli talipler bulunur ve kurbanı da ancak musahiplilerin
yiyebildiği bir lokma ile cem gerçekleştirilir. Musahip olan
kimselerin her bakımdan birbirine eşit olmasına dikkat edilir ve
musahipliğin yaşamları boyunca da bu eşitliği korumaları inancı
üzerine kurulur. Musahipli olanlar Alevilikteki her türlü
mükafat ve cezai yaptırımların sorumluluğunu da ortak
üstlenirler yani herkes birbirinden sorumludur.
Musahiplikle ilgili Buyruktan örnek bir metin verelim:
“İmdi musahiplik Muhammed-Ali’den kalmıştır. Eğer suâl nerede
oldu derler ise Muhammed’in âhir hicretteki gazâyı rahmettir.
Anda Cebrâil (as) eyitti ve bu âyeti getirdi. Kâle Allâhu Teâlâ
yâ eyyuhe’r-resûlu belliğ mâ unzile
ileyke min rabbike. Ve in lem tef‘al fe mâ bellağte risâletehu.
İmdi resûl buyurdu kim bir minber düzeler. Pes ashâp dediler kim
yâ resûlallâh bu kanda kereste yoktur. Çün Hazreti Resûl
tefekküre vardı derhal bu âyeti getirdi.
Vallâhu yu‘simuke mine’n-nâsi.
Pes Resûlullâh buyurdu deve palanından minber düzeler. Andan
Ali’nin elin alıp minber üzerine çıkıp resûllallâh eyitti kim
yâ ma‘şara’n-nâsi elestu bi rabbikum ve
enfusikum kâlû belâ yâ resûlellâh
dediler. Andan Hazreti Resûl eyitti yâ Ali ben ilmin şehriyim
kapısı sensin Ali’yi kendiye musâhip kıldı ve Cebrâil gömleği
cennetten getirmişti sâhib-i zamâna değin verese gerektir ve Ali
niye ol gömleği içine verese gerektir. Ol dem lahmuke lahmî
cismuke cismî demuke demî rûhuke rûhî
dedi. Bu arada bir kavli dahi vardır mürşid-i kâmil olup irşâda
erişmiş kardaş bilip. Zîrâ sırr-ı muhaffiyâdır ermek dileyen
mürşid-i kâmil nece zaman hizmet eylesin. Badehu resûl
hazretleri buyurur ene minke ve ente minnî
dedi. Yani sen bendensin ve dahi ben sendenim demektir. Cemi’i
enbiyânın kendi evlâdı kendi sulbünden geldi ve benim evlâdım
senin sulbünden gelse gerektir dedi.”
III-Düşkünlük-Dar:
Alevilik inanç, ibadet, kurum ve sosyal ilişkilere yönelik
normların ihlali halinde cezai müeyyide koymuştur. Konulan
cezalar hem dede hem de talipler için geçerlidir. Belirlenen
ilkeleri çiğneyen kimselere “Düşkün” denir. Bu normlardan
birisini ihlal eden birey için sorgu meclisi kurulur ve buna da
“Dar” denir. Bu, suç işleyen bireyin cemde dedenin ve cemaatin
huzurunda yargılanması anlamına gelmektedir. İşlenen suçlara
göre tespit edilen cezalar da bulunmaktadır. Bu cezalar,
Aleviliğin temel kitabı olan Buyruklarda bulunmaktadır. Herhangi
bir olay meydana gelir ve bunun için gerekli işlemler
yürütüldükten sonra ilgili suçun cezası için Buyruğa bakılır ve
verilen cezanın durumuna göre cemaatin kabulü ve katılıyla
uygulanır. Aslında kurallar ve cezalar sürekli anlatılarak,
caydırıcılığı sağlanmış olmaktadır. Zaten cezalarda esas olan da
bireyin cemaatin üyeleriyle aralarında vuku bulacak bir sorundan
dolayı diğer bireyler üzerinde hiçbir hakkın kalmaması ve
rızalık almasıdır.
Düşkünlük ve Dar konusunda Buyruktan örnek metin verelim:
“El-Müntehâ. Zîrâ hakîkat menzilinde olmuş olur. Eyle olsa
müntehâ günâhkâr olsa ve günâhın bilip meydana düşer ise ol
vakit hemân niyâz ide ve üç akçe tercümân vere. Ammâ sehviyle
olsa kebâir olmasa böyle gerektir. Ammâ günâhın gizlese ve biri
görse günâhını özür eyle diyip andan sonra özür eder ise ol
zaman ziyâde sitem ve tercümân çeker. Zîrâ günâhkâr olur.
Bir
dahi budur ki günâh-ı kebâir eylese gelip mürüvvet dese tarik
sitem on iki dahi tercümân on iki gündür. Ammâ sen günâhkârsın
niçin özür dilemezsin deseler ol dahi inât edip hüccet getirse
ol zaman ret eyleyeler tâ ki kırk gün çile çeke ve yine
kardâşlâr mürüvvetiyle kabûl ola.
Ammâ
iki kardâş birbiriyle gönül dokuşsalar biri mürüvvet deyip
günâhın dilese on iki sitem ve on iki tercümân alalar. Ammâ biri
inât edip hüccet eylese bu bâpta ben günâhkâr olmazam dese ret
oluna kardâşlar mürüvvetiyle kabul oluna.
Ammâ
bir kardâş sen şöyle eylemişsin dese ol dahi inkâr eylese ol
cemiyet varsa ve cemiyet yüzünde inkâr eylese âhir ol günâh ana
sâbit olsa ol vakit ret yoktur. Hemân kırk sitem vuralar. Ammâ
tercümânın ol cemiyeti veren çeke ve üstâtlar kavli budur ve hem
müntehâya kırk sitem ve kırk akçe tercümân ve bir akçe eksik
olmaya ve eksik olmak câiz değildir. Yüz görmektir. Ecri rehber
ve A’yni cem çeker. Belki yüz kara olur ve dahi bir kişi
rehberine daim hüccet ehli olsa rehberi andan incinse merdûttur
veyâhut ya kim sır acıcı olsa veyâhut taş atsa merdûttur
ebedîdir. Anın kabulü üstâtlar dergâhında olur veyâhut bir kâmil
fâzıl kimse olsa andan tesellî alsalar kabul eylese olur. Ammâ
seksen sitem vuralar ve nâlan ideler ve yine yüz altmış akçe
tercümân alalar. Eğer eksik olsa câiz değildir.”
Sonuç

Alevilikte, inanç, ibadet, kurum ve sosyal ilişkiler doğrudan
ehlibeyt üzerine kurulur ve bütün bunlar ehlibeyt üzerinde
cisimleşir. Bu bakımdan da ehlibeyt, Aleviliğin bütününü teşkil
edecek kadar belirleyicidir.
Alevilikteki ehlibeyt anlayışının merkezinde “Ali” bulunmakta ve
bu Ali de Muhammed-Ali-ikilisiyle birlik oluşturmaktadır.
Muhammed-Ali ikilisinin bütünlüğü tanrısal nurdur ve bu nur da
oniki imamlara ve onların soyundan olan dedelere intikal
etmiştir. Temel kurumlardan olan Cem, Musahiplik ve Dedelik,
Muhammed-Ali ikilisi üzerine kuruludur. Bu kurumlar, Alevi
olmanın temel şartları arasında yer alır ve yapılması zorunludur
ve aynı zamanda kurumlar içerisindeki konumları da kendi
soylarından gelen ehlibeyte miras kalmıştır.
Alevilikte, Ali konusunda ikili bir anlatım bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi, grubun içinde dolaşan ve “sır” olan, diğeri
de grubun dışındakilere tarihi kişilik damat ve halife olarak
sunulan Ali’dir. İki Ali’den ikincisi modernleşme sürecinde daha
da belirgin hale gelmiş, okuryazarların dünyasında sözel
kültürün sunduğu biçiminden kurtulmuştur. Bu da haliyle
Alevilerin Ali konusundaki inançlarını Sünnilerle aynı çizgiye
doğru zorlamasına katkı sağlamaktadır.
Alevilik, tarihi duruşunu Ali’nin bu sırrı üzerine kurmuş ve bu
anlamın korunması için muhafaza etmiştir. Oysa modernleşme
sürecinde bu tanım, Aleviliğin “Yezidlik” olarak tanımladığı
Sünniliğe yaklaştırması ve Sünnileştirmesi anlamına gelmektedir.
Aleviliğin geleneksel anlatımda bir bütün ve tek olan Ali’si
modernleşme sürecinde parçalanmıştır. Artık Alevi “sır”rının
merkezinde bulunan Ali, söylencenin Ali’si olmaktan
uzaklaşmaktadır.
Bu konunun daha geniş tartışıldığı diğer bir makalemize
bakınız: Ahmet Taşğın, “Hatai’den Günümüze Anadolu
Alevilerinde Farklılaşma”, I. Uluslararası Şah Hatai
Sempozyumu (9-11 Ekim 2003 Ankara), Hazırlayan Gülağ Öz,
Ankara: Hüseyin Gazi Kültür ve Sanat Vakfı/Hüseyin Gazi
Derneği Yol Bilim Kültür Araştırma Yayınları, 2004, ss.
297-306.
Bu konuda güncel bir değerlendirme için bakınız: Ahmet
Taşğın, “Yeni Ocağın Piri Kim? Diyarbakır
Türkmen-Alevilerinde Alevi Kurumlarının İşlevi”, Alevilik,
Hazırlayanlar: İsmail Engin-Havva Engin, İstanbul:
Kitapyayınevi, 2004, ss. 339-356.
|