ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK ARAŞTIRMALARININ ÖNEMİ
GİRİŞ
Üzülerek
ifade etmek gerekir ki, Alevîlik konusu, bilim çevrelerinden (üniversiteler) gerekli
ilgiyi görmemiş ve bu alan adeta spekülatif, tarafgir araştırmacıların, deyim
yerindeyse cirit attığı bir alan haline gelmiştir. Çoğu sosyal bilimler
metodolojisinden habersiz olan bu sözde araştırmacılar, ideolojik düşüncelerini,
Alevîlik-Bektaşîlik kitapları aracılığıyla kamuoyuna aktardılar. Böylece çok
hassas olan bu konuda kamuoyu yanlış bilgilerle donatıldı. Ayrıca bu
araştırmaların (!) çoğu Alevî-Sünnî kesimlerin karşılıklı önyargılarını
yok edeceği yerde, bu önyargıların devamını sağlayıcı yönde rol
oynamışlardır. Anadolu Alevîliği incelenirken dikkate alınması gereken ve bilimsel
araştırmalarca artık kesinlik kazanmış bulunan şu nokta, konuya nasıl
yaklaşılacağını göstermek bakımından oldukça önemlidir. Çünkü bu önemli
nokta kavranmaksızın, Anadolu’da Alevîlik konusu anlaşılamayacağı gibi, bu
yanlış temel üzerine bina edilecek açıklamalar da doğal olarak bilimsellikten uzak,
yanlış bilgileri içerecektir. Anadolu’da Alevîlik-Bektaşîlik konusu ancak, Türk
kitlelerin anayurtlarında, göç etmeleri sırasında ve son olarak geldikleri Küçük
Asya’da yani Anadolu’da karşılaşmış bulundukları, dinsel ve kültürel akımlar
anlaşılmak suretiyle ele alınabilir. Demek ki Anadolu’da Alevîlik-Bektaşîlik’in
kökenini, Sünnî-Şîi bölünmesine kaynaklık eden olaylarda aramak tarihsel ve
sosyolojik olarak hiçbir geçerliliğe sahip bulunmamaktadır. Konu üzerinde
yerli-yabancı bilimsel araştırmaların bugün ulaştığı sonuç budur. Türk
kitlelerin yüzyıllara yayılan zaman sürecinde ve farklı coğrafyalarda, farklı
inançlara ve kültürlere sahip halklarla ilişkide bulunmaları sonucunda oluşan bu
dinsel ve kültürel senkretizm Alevîliğin anlaşılabilmesinin yegâne anahtarıdır.
Bu araştırmalardan, Fuad Köprülü, F.W.Hasluck, Irene Melikoff, Süreya Faruki ve
Ahmet Yaşar Ocak gibi araştırmacıların, araştırmalarını kastediyoruz. Mesela son
yıllarda yayınlanmış, içinde çok değerli araştırmacıların makalelerinin
bulunduğu şu yapıt oldukça doyurucu bilgiler sunmaktadır: Alexandre Popovic et Gilles
Veinstein, BEKTACHIYYA Etudes sur lordre mystique des Bektachis et les groupes relevant de
Hadji Bektash, İstanbul, 1995. Senkretizm, bağdaştırmacılık anlamında
kullanılmaktadır. Bu, birçok dinsel ve kültürel unsurların, bağdaşmasını,
içinde barındırmasını ifade eder. Bu konuda bk.Ahmet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı,
Alevîliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadoluda İslam-Türk Heterodoksisinin
Teşekkülü, Gen.2.baskı, İstanbul, Dergâh Yayınları, 1996, ss.80-81. Kısaca
tanımlamak gerekirse, Anadolu Alevîliği işte bu senkretizm sonucunda oluşmuş bulunan
heterodoks bir İslâm anlayışıdır. Bu heterodoks İslâm anlayışı, tarihsel ve
sosyal koşulların doğal bir sonucu olarak, kitabi olmaktan çok sözlü geleneğe
dayalı, eski inançların ve mitolojinin İslâmî şekiller altında yaşamağa devam
ettiği bir halk İslâmlığıdır. Ahmet Yaşar Ocaka dayanarak heterodoksi teriminin,
sosyal siyasal ve dinsel üç ayrı cephesinin olduğunu söyleyebiliriz. Heterodoksi,
kabul edilmiş din anlayışına yani ortodoksiye karşıt, aykırı bir din
anlayışını ifade eder. Heterodoksi siyasi iktidarın desteğinden yoksundur ve
çevrenin din anlayışını temsil eder. Ocak, agy, s.77. İkibinli yıllara girmek
üzere olduğumuz şu yıllarda Alevîlik konusunun gerektiği gibi ele alınmamasının
tarihsel ve sosyolojik kökenleri olduğu da bir gerçektir. Öncelikle bu durumu ele
alalım: Osmanlı’dan bu yana iktidarlar (Özellikle 16.yy.dan itibaren) büyük
ölçüde siyasal nedenlerle, Alevî-Bektaşî kitlelerin bırakın gereksinmelerini
dikkate almayı, bizatihi varlıklarını potansiyel bir tehdit olarak
algılayagelmişler, onlara Sünnî kitlelerden farklı bir yaklaşım içerisinde
olmuşlardır. Kimi önyargılar nedeniyle, çok dinamik bir yapı sergileyen
Anadolu’nun etnik ve dinsel yapısı gerektiği gibi incelenememiştir. Bu
değerlendirmem, kısmen Sünnîlik için de geçerli olmakla birlikte, özellikle Sünnî
olmayan, heterodoks İslam ve İslamî olmayan inançlar için geçerlidir. Bu durum
Türkiye ile ilgili yabancı eserlerde de görülmektedir. Öyle ki birçok yerli ve
yabancı eserde, Anadolu’da sanki sadece Sünnî halk varmış gibi değerlendirmeler
yapılmış ve ortaya sakat bir tarihsel analiz çıkmıştır. Bu sakat tarih
anlayışı, ne yazık ki bugünlerde sivil toplumcu ve demokrat geçinen Türkçü ve
İslamcı yazarlarca hiç bir zaman eleştirilmemiş, hatta bu durumdan kendilerince
yararlanmışlardır. Ne hazindir ki, milyonlarca Alevî inancı mensup insanın
yaşadığı Türkiye’de eğitim kurumlarında okutulan kitaplarda, Alevîlik konusunda
bir tek satıra dahi rastlamak mümkün değildir. İnanılır gibi değil! Bir ülke
düşünün ki, o ülkede milyonlarca Alevî bulunsun, ancak o ülkenin eğitim
kurumlarında okutulan tarih kitaplarında, zorunlu Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi
kitaplarında Alevîlik konusu görmezden gelinsin? Esasında bugün yaşanan
Alevî-Sünnî meselesinin temelinde yatan ana faktör bilgisizlik ve Selçuklu’dan bu
yana bütün iktidarların halka Sünnîliği empoze etmesidir. Yine bu iktidarlar olayın
psikolojik yönünü de ihmal etmemişler ve Alevîler’e insanlık dışı iftiralarda
bulunulmuştur. Bu iftiralar ve katliamların din adına yapılıyor olduğu noktasına da
özellikle önem verilmiştir. Oysa bu iktidarların doğrultusunda çalışan
Şeyhülislam ve kadıların düşündükleri dinden çok padişahların temsil ettiği
yönetimin siyasal arzuları idi. Demek ki, Alevî-Sünnî meselesinin kökeninde dinsel
gerekçeler yatmamakta, esas gerekçe siyasal olmaktadır. Bugün Alevî-Sünnî
kardeşliğinin yegâne şartı, Sünnîler’in samimi olup olmamaları ile ilgilidir.
Çünkü tarihsel bir gerçektir ki, yüyıllardır iktidarlar, salt siyasal nedenlerle,
Sünnî halka, Alevî aleyhtarlığı aşıladı. Çeşitli yayın organları ile
kitaplarla, cahil kadılar ve hocalarla, dinsel gerekçelerin arkasına sığınarak,
ancak esas neden siyasi idi. Sünnî halkın bilinçaltlarına “Alevîler’e karşı
tahammülsüzlük” pompalandı. Bu durum, sıkı disipline tabi, daha ziyade kırda
yaşayan bu kitleleri adeta tecrit etmiş, kapalı bir cemaat haline gelmelerine yol
açmıştır. Özetlemeye çalıştığım bu dışsal nedenlerin Alevîlik konusunun
sağlıklı bir şekilde araştırılabilmesini engellediğini söyleyebiliriz.
Osmanlılar döneminde fetvalar ve fermanlar yoluyla sürdürülen bu kötü gelenek ne
yazık ki bugün de yer yer görülmektedir. Bu konuda birçok örnek mevcuttur. Örneğin
Eskişehirde bir din görevlisinin Alevîlerin cenaze namazlarının kılınamayacağını
iddia etmesi TBMM gündemine gelmişti. Bu konuda bk.TBMM Tutanak Dergisi, Dönem:19,
Yıl:2, Cilt:27, 54.Birleşim, ss.168-173. Bu kitlelerin kendi içsel yapılarından
kaynaklanan nedenler de bulunmaktadır. Çevreyi temsil eden ve göçebe/ yarı göçebe
kitlelerin oluşturduğu bu gruplar, resmi din anlayışına karşı bir dinsel
anlayışı, yani heterodoksiyi temsil ediyorlar, toplumsal yapıları itibariyle, sünnî
çevrelerin aksine, eğitim ve kültür kurumlarından yoksun bulunuyorlardı. Bektaşî
dergâhlarını, bu bakımdan, bu kitlelerden ayrı değerlendirmek gerekir. Bu
dergâhlarda belli bir organizasyon bulunmaktaydı. Bu dergâhlarda bulunan bektaşî
dervişleri ve onların nüfuzundaki kitleler, Ocakzade dedelerin faaliyette bulundukları
kitlelerle kıyaslanmayacak ölçüde kurumlaşmış idiler. Bu durumu arşiv
belgelerinden rahatlıkla görebiliyoruz. Ocakzade dedelerin faaliyette bulunduğu
yerlerde yaşayan kitleler Bektaşî dergâhlarından daha farklı bir organizasyona tabi
bulunmaktaydılar. Bu kitleler arasında, bilgiler, yazılı olmayan yani sözlü
geleneğe dayalı bir şekilde nesilden nesile aktarılıyordu. Merkezi iktidarların bu
kitleler üzerindeki baskısı ve zaman zaman gerçekleşen sürgünlerin yarattığı
olumsuzluklar bu kitlelerin yaşamlarının her alanına yansımış, örneğin cem
ayinleri büyük bir temkinle ve gizlilik içerisinde yapılır olmuştur. Bektaşi
tekkelerindeki organizasyon hakkında arşiv belgelerine dayanmak suretiyle Süreyya
Farukî çok önemli bilgiler sunmaktadır. Farukînin şu eserlerinde bu konuda
ayrıntılı bilgi bulunabilir: Suraiya Faroqhi, The Tekke of Hacı Bektaş: Social
position and Economic Activities, INTERNATIONAL JOURNAL OF THE MIDDLE EAST STUDIES, VIII,
1976, pp.183-208; Aynı yazar, Peasants, Dervishes, and Traders in the Ottoman Empire,
London, 1986; Aynı yazar, Der Bektaschi-Orden in Anatolien, Wien, 1981. Faruki bu
çalışmalarında arşiv belgelerine dayanarak sayısal veriler de sunmaktadır. Bektaşi
dergâhları eğitim faaliyetleri ve araçları bakımından da, ocakzade dedelere bağlı
Alevilerden kıyaslanmayacak ölçüde kurumsallaşmış idiler. Sanırım buna örnek
olarak Abdal Musa Dergâhında bulunan kitapları içeren 141 cilt yazma kitaptan oluşan
bir liste verilebilir. Bu liste için bk: Süheyla Kurtulmuş Bilge, Osmanlı
İmparatorluğunda Bektaşi Tekkeleri, İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Mezuniyet
Tezi, İstanbul, 1975, ss.10-11. Ayrıca bu kitlelerin sosyal yaşamlarının doğal bir
sonucu olarak, sahip oldukları yazılı eserler de oldukça sınırlıdır. Alevî
köylerinde yaptığımız araştırmalarda, daha çok dede evlerinde nefeslerin ve
deyişlerin yer aldığı kitaplar (Cönkler), Menakıb-ı İmam Cafer-i Sadık, Hutbe-i
Düvaz-deh İmam/Menakıb-ı Seyyid Safi, “Küçük Buyruk” olarak da bilinen
“Dergah-ı Ali’de Seyyid Abdülbaki Efendi’nin Erenlere Muhib olan Temiz İnançlı
Müminlere Gönderdiği Mektup” başlıklı bir kitapçık, Makalat-ı Hacı Bektaş-ı
Veli ve Vilayet-name adlı el yazması (Osmanlıca) gibi eserlerin varolduğunu biliyoruz.
Oysa sünnî kesimler yüzyıllara yayılan zaman sürecinde medreseler ve şeyh-mürid
ilişkisi çerçevesinde birçok eğitim kurumlarına sahip olmuş, bu şekilde yüzlerce
eser kaleme alınmıştır. Türkiye’de Alevîlik-Bektaşîlik araştırmalarının
1920lerin Burada eski harflerle basılmış eserleri de zikretmek gerekir: Rıfkının
Bektaşi Sırrı (1909-1912); Bektaşi Sırrı Müdafaasına Muka-bele (1912); Ahmet
Cemaleddinin Bektaşi Sırrı Nam Risaleye Müdafaa (1912); M.Süreyya Şeyh Babanın
Bektaºilik ve Bektaºiler (1914); Ruhullahın Bektaºi Nefesleri (1924); M.Seyfeddin bin
Zülfikârın Bektaşi İlmihali (1925), Ali Ulvi Babanın Bektaºi Makalati(1925); Besim
Atalayın Bektaºilik ve Edebiyati (1924). Alevîlik-Bektaşîlik hakkındaki yayınlar ve
araştırmalar üzerine Prof.Ocakın değerli değerlendirmelerinin yer aldığı şu
makale ve devamı mutlaka okunmalıdır: Ahmet Yaşar Ocak, Alevîlik ve Bektaşîlik
Hakkındaki Son Yayınlar Üzerine (1990) Genel Bir Bakış Ve Bazı Gerçekler-I, TARİH
VE TOPLUM, Temmuz 1991, sayı: 91, s.21. başlarında Franz Babinger ve Fuad
Köprülü’nün Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası’nda peşpeşe kaleme
aldıkları “Anadolu’da İslâmiyet” adlı makaleler ile başladığı
söylenebilir. Daha sonra ise doğrudan Alevîlik-Bektaşîlik konusuna yönelik olarak,
Türk Yurdu Dergisi bünyesinde Baha Said, Hamid Sadi, Süleyman Fikri (Erten) gibi
araştırmacıların makalelerini görüyoruz. Bu araştırma faaliyetleri, İstanbul
Darülfünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası’nda yayınlanan Yusuf Ziya (Yörükan)’ın
makaleleriyle sürmüştür. Alevîlik-Bektaşîlik konusunun daha sonraki on yıllarda
nasıl ihmale uğradığını bilirsek, o zaman yapılmış bu araştırmaların
değerlerini çok daha iyi anlayabiliriz. Adı geçen bu makaleler doğrudan
Alevîlik-Bektaşîlik konusuna yönelik olmasa da bu makalelerde Anadoluda İslam
problemi, Orta Asyadan başlamak üzere göçebe Türkmen kitlelerin maruz kaldığı
dinsel ve kültürel akımlar çerçevesinde ayrıntılarıyla incelendiğin-den,
Alevîlik-Bektaşîlik konusunda önemli ipuçları sunmaktadırlar. Bu
araştırmacıların makaleleri için bibliyografya bölümüne bakınız. 1928 yılında
yayınlanan Hasluck’un makalelerini içeren “Bektaşilik Tetkikleri” adlı kitaba
yazdığı sunuşta Fuad Köprülü, bilimsel ve ulusal ihtiyaçların dikkate alınarak
Türkiyat Enstitüsü’nde, Anadolu’da Türklerin yerleşmesinden bu yana ve Anadolu
ile ilgili diğer sahalardaki dinsel akımları tarihsel açıdan incelemek ve buralardaki
Türk gruplarının dinsel etnografyası hakkında bilgiler toplamak amacıyla özel bir
araştırma merkezi kurduklarını ifade ediyordu. F.W. Hasluck’un “Bektaşilik
Tetkikleri” adıyla yayınlanan makaleler derlemesi de “Anadolu’nun Dini Tarih ve
Etnografisine Dair Tedkikat Merkezi”, adlı bu araştırma merkezinin ilk yayınıydı.
Köprülü bu merkezin neşriyat alanlarını da dört bölüme ayırıyordu.
F.W.Hasluck, Bektaşilik Tetkikleri, İstanbul, Anadolunun Dinî Tarih ve Etnografisine
Dair Tedkikat Merkezi Neşriyatı, 1928, ss.VI-VII. . Türklerin dinsel tarihini
aydınlatacak belgeler ve evliya menkıbeleri, . Bu konuda elde edilen etnografik
bilgiler, . Bu bilgilere dayanarak yapılacak tarihi ve etnografik orjinal araştırmalar,
. Bu konu hakkında yapılmış önemli batılı araştırmacıların,
araştırmalarının çevirileri. Görüldüğü üzere daha 1920’lerin sonlarında,
konuya yönelik birçok araştırmalar yapılmış durumdaydı ve nelerin yapılması
gerektiği de, Köprülü’nün ifadelerinde gördüğümüz üzere tespit edilmişti.
İşin üzücü yanı daha o yıllarda hedeflenmiş bu amaçlara bugün dahi ulaşılmış
değildir. 1980’li yıllara gelene dek yayın faaliyeti ağırlıklı olarak, deyişler
ve nefeslerin “divanların; tarihi romanların, buyruk hüsniye, vilayetname” gibi
kitapların üzerinde yoğunlaştı ve özellikle halk katında bu tür çalışmalar
rağbet gördü. S.Nüzhet Ergun’un “Bektaşi Şairleri ve Nefesleri”,
A.Gölpınarlı’nın “Pir Sultan Abdal” gibi eserlerini, R.Çavdarlı’nın
“Yetiş Ya Hacı Bektaş Veli”, S.Münir Yurdatap’ın “Hz.Ali Muaviye
Mücadelesi” gibi tarihi romanlarını, S.Aytekin’in “Hüsniye, Vilayetname,
Buyruk” gibi yayınlarını örnek olarak verebiliriz. Bunların yanısıra
araştırma-incelemeye dayalı çalışmalar da yapılmıştır. İsmail Hakkı’nın
“Çepniler Balıkesir’de”, C.Bardakçı’nın “Kızılbaşlık”,
K.Türkmani’nin “Alevilik, Doğuşu, Yayılışı ve Hususiyetleri”, H.B.Erk’in
“Tarih Boyunca Alevilik”, K.Samancıgil’in “Bektaşilik Tarihi”, O.
Bayatlı’nın “Bergama’da Alevi Gelini ve İnançları”, İ.K.
Karaman-A.Dehmen’in “Alevilikte Hacı Bektaş Veli İlkeleri”, M.Sertoğlu’nun
“Bektaşilik”, H.Gülşan’ın “Pir Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşiliğin
Esasları”, M.Eröz’ün “Türkiye’de Alevilik Bektaşilik” gibi eserleri bu
çalışmalara örnek olarak verilebilir. Bu araştırmacıların, kitapları için
bibliyografya bölümüne bakınız. Çelebiler kolundan Avukat Celalettin Ulusoy
1980’de “Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu” adlı eserini, Tıp alanında
doçent olan Bedri Noyan ise 1985’te “Bektaşilik Alevilik Nedir?” adlı eserini
yayınladılar. Burada süreli yayınlar konusuna da kısaca değinmek gerekir. 1960’lı
yılların ikinci yarısından itibaren Alevilerin, CEM (Abidin Özgünay), EHLİBEYT
(Doğan Kılıç Şeyh Hasanlı) ve GERÇEKLER (Mehmet Yaman) adlı süreli yayın
organlarını çıkardıklarını görüyoruz. Bu konuda öncü sayılabilecek bu yayın
organları fazla ömürlü olamamışlar, ekonomik sorunlardan dolayı kapanmak zorunda
kalmışlardır. Parantez içindeki isimler bu yayın organlarını çıkaran
isimleridir. Alevîlik-Bektaşîlik konusundaki yayınların esas olarak 1990’lı
yıllardan itibaren adeta bir patlama yaptığını söyleyebiliriz. Ancak üniversiteler
ve diğer devlet kurumları konuya duyarsız kalmışlar ve bu duyarsızlık bugün dahi
sürmektedir. 1990 sonrası yapılan yayınlarda gördüğümüz genel özellikleri şu
şekilde özetleyebiliriz: . Alevîlik-Bektaşîlik konusuna akademik ilgi azdır. Bu
nedenle bu konuda akademik ürün sayısı da az olmaktadır. Örneğin yüksek lisans
tezimi hazırlarken, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesindeki tezleri taramam
sırasında bu üzücü tabloyla bizzat karşılaşmıştım. Üniversitenin kuruluşundan
bu yana Alevîlik-Bektaşîlik konusunun ele alındığı 10-15 adet teze rastgeldim. Bu
durumun diğer üniversiteler için de geçerli olduğu muhakkaktır. Yabancı
üniversitelerin ve araştırmacıların bu konuya daha fazla ilgi duyduklarını
görüyoruz. Orient Institute’den Karin Vorhoff, Marburg Üniversitesi’nden Markus
Dre?ler, Kent Üniversitesi’nden Ayşe Ceren De Barros gibi genç akademisyen
dostlarımızın bu konulara yönelmeleri bizi oldukça sevindiriyor. .
Alevîlik-Bektaşîlik konusunun bilimsel araştırma kuru-luşlarının ilgisinden mahrum
kalmasının doğal bir sonucu olarak, meydan ideolojik ve spekülatif nitelikli
çalışmalara kalmış, bu tür çalışmalar rahatça meşrulaşmıştır. Alevîlik
konusunu asıl mecrasından saptıran işlevler görür hale gelmişlerdir. Bu
çalışmalarda Alevîlik, araştırıcıların dünya görüşleri doğrultusunda ele
alınmıştır. Bu durum özellikle popüler kitleler katında oldukça olumsuz etkilerde
bulunmuştur. . Alevîlik-Bektaşîlik konusu, birçok yayınevi, yayın organı ve yazar
tarafından ticaret aracı olarak görülmüştür. Bilimsel kaygılar yerine ticari
kaygıların hakim olduğu araştırma(!) faaliyetlerinin sonuçlarına acı bir şekilde
tanık olmaktayız. Bu sözde araştırmalar, birbirinin benzeri ve bilinen bilgileri
yineleyerek oluşturulmuş, çok genel nitelikli yayınlardır. İçerik de ticari
kaygılar esas alınarak düzenlenmiştir. Bugün, Anadolu’nun sosyal ve dinsel tarihi
büyük ölçüde gün ışığına çıkmıştır. Alevilerin yüzyıllardır
okuyageldiği, “Buyruklar”, “Menakıpnameler”, “Vilayetnameler”,
“Nefesler”, “Deyişler” büyük ölçüde elimizdedir. Yapılması gereken,
alanlarında yetkili araştırmacılar bütün bu kaynakları inceleyerek, Anadolu’nun
sosyal ve dinsel tarihinde Aleviliğin eşsiz yerini bütün yönleriyle açıklığa
kavuşturmaktır. Devletin ihmal ettiği bu çok önemli konunun Aleviliğe hizmet
iddiası ile ortaya çıkan dernek ve vakıflarımızca yerine getirilmesi zorunludur.
Aksi takdirde, Alevilik konusunun istismar edilmesinin önüne geçilemez. Bugün
kamuoyunda yoğun bir şekilde tartışılan “Türk-Kürt”, “Alevî-Sünnî”
tartışmalarının bir kördövüşü şeklinde sürüp gitmesinin altında yatan esas
neden, Anadolu tarihinin bütün yönleriyle ve bilimsel olarak ele alınmamış olması
ve bu durumun doğal bir sonucu olarak da, bu konuları herkesin kendi dünya görüşü
doğrultusunda tarafgir yaklaşımlarla değerlendirmesidir. Demek ki, Anadolu tarihinin
etnik, dinsel vd. kaygılarla subjektif olarak ele alınması, bilimin dışlanması,
bugünkü, sosyo-kültürel ve siyasi birçok problemin kökenini oluşturmaktadır. Bu
çok önemli konu ne yazık ki bugüne kadar ihmal edilmiştir. Olan olmuştur. Bundan
sonra neler yapılabilir, bunun düşünülmesi ve bir an önce harekete geçilmesi
gerekmektedir. Madem, bu zamana kadarki hükümetler aslında yükümlü olmalarına
rağmen yurttaşlarının önemli bir bölümünü oluşturan Alevileri görmezden
geliyor, sorunlarına kulak tıkıyor, Anadolu’ya hakim inançlar arasında ayrım
yapıyor, o halde kendi başımızın çaresine bakmalıyız. Uygarlıklar beşiği
Anadolu’nun geçirdiği tarihsel serüvenin ve bu tarihsel geçmiş içerisinde
Aleviliğin yerinin belirlenmesi görevini yürütecek bir ARAŞTIRMA MERKEZİ’nin
kurulmasına çalışmalıyız ve bu kuruma gücümüz oranında katkıda bulunmalıyız.
Böyle bir kuruma çok ihtiyacımız var. Aleviliği herkesin istediği biçimde
yorumlamaması için ihtiyacımız var. Kamuoyu da bu karmaşadan nasibini alıyor ve
Alevileri farklı olaylar sonucunda tanıyor. Halbuki Aleviliğin ne olup olmadığını
araştıran ve bunu tüm Türkiye’ye ve dünyaya duyuran böyle bir kurum yanlış
bilgilenmeyi önleyebilir. Alevilik İslam dışıdır demek ne kadar yanlış ise,
farklı coğrafya ve sosyal çevrelerde yaşayan kimi Alevilerin benimsediği, İslam
öncesi veya sonrası İslamdışı inanç motifleri yoktur demek de o kadar yanlıştır.
Çünkü aynı durum Sünniler ve diğer inanç sahipleri için de geçerlidir. O halde
burada genel olarak ifade ettiğim konuların bütün yönleriyle araştırılması için
bilimsel yöntemlerle çalışan böyle bir kuruluşun kurulması son derece yararlı
olacaktır. Bu ARAŞTIRMA MERKEZİ’nin statüsü, boyutu, nasıl çalışacağı ve
benzeri ayrıntılar daha sonra düşünülür, şimdi yapılması gereken, bu amaca
yönelik kararlılığın sergilenmesidir. Bu oldukça maliyetli projenin hayata
geçirilebilmesi için başta dernekler, vakıflar olmak üzere herkesin katkısı
gerekmektedir. Yapay ayrılıkları bir kenara bırakarak bu önemli hizmetin yerine
getirilmesi son derece önemlidir. Ne yazık ki, bu zamana kadar bu çaba gösterilmedi.
Ancak zararın neresinden dönülse iyidir. Bu önemli çalışma, yani araştırma
kuruluşu vakit geçirmeden herkesin desteğiyle kurulmalı ve çalışmaya
başlamalıdır.
Elinizde tuttuğunuz bu bibliyografya çalışması da ihmal edilegelen
Alevilik-Bektaşilik araştırmaları alanına yapmak istediğim küçük bir katkının
ürünüdür. Oldukça yorucu bir süreç sonucunda oluşturabildiğim bu çalışmanın,
bu alanın genç araştırmacılarına sağlayacağı yararlar beni mutlu etmeğe
yetmektedir. Bu çalışmada Alevilik-Bektaşilik konusundaki her kaynak sunulmamış, bu,
daha çok bir sonraki basım için öngörülmüştür. Bu bakımdan bu eser, seçilmiş
bir bibliyografya çalışmasıdır. Şüphesiz varolabilecek hatalar bana aittir. Eğer
dostlarımız eleştiri ve uyarılarını iletirlerse çok sevinirim.
ALİ YAMAN
KOCASİNAN, Mayıs 1997