[Dansın Sultanları]’na ELEŞTİREL BAKIŞ
İsmail Onarlı
(19.08.2001)
Mydonese Showland tarafından organize edilen Dansın Sultanları, 90
dansçının 14 ay süren çok sıkı bir eğitim ve öğretim çalışmasının
ardından gösterime girdi. Ama, bilgilenmemize göre; öncesi çok daha
eskilere dayanıyor. Çünkü; seçilen bölgesel ve yerel müziklerden kullanılan
kılık kıyafetlere, ışık ve aydınlatmaya, farklı dans çeşitlerine, fon
resimlerine kadar değişik konulara yayılmış çok uzun üst ve alt yapı çalışmasını
gerekli kılmış. Projenin yaşama geçirilmesinde büyük emeği olan Sultans
of the Dance'ın Genel sanat yönetmeni-Kareograf Mustafa Erdoğan, Süpervizör
Yılmaz Erdoğan, G.D.Ali Erten, Music Fuat Saka ve Tamer Demirap ile ekipi önemli
bir yapıta imza atmışlar.
Dansın Sultanları'nda; Kürt mili oyunları ile Karadeniz’in Pontus,
Laz, Çerkez, Abhaza, Gürcü, gibi halkların ulusal oyunları başta olmak üzere:
zeybek, horon, sema, karşılama,
Balkan ve Çingene müzikler ve oyunları da salataya çeşit olarak konmuştur.
Söylendiğine göre: Anadolu'da yaygın olan 3 bin dans içerisinden seçilen
120 figür var. 90 dakikaya sığdırılan 120 dans figürü doğal olarak önemli bir zenginlik: Ülkemizdeki farklı
kimliklerin çeşitli kültürlerinden kesitler sunacak, dev bir projeyi sahneye
koyup, seyircinin karşısına çıkmak büyük bir başarıdır.. Erdoğan
Kardeşler: Amacımız, “bizim rengimiz ve tadımız”ın öne çıkarılması,
“Sultan of the Dance'ın Uluslar arası boyutta alacağı sonuçlar hem
folklorumuz için hem de Türkiye'nin tanıtımı için önemli..”
Demektedirler.
Danslara konsantre olarak zevk ve büyük bir keyifle izledim. Görkemli
bir görsellik ile müzik ve ses ritimi vardı danslarda. Ama; iyinin ve kötünün
mücadelesinin simgesi olan Nemrut Dağı'nın dansa monte edilmesi ve ediliş
biçimi:Neyi ve kimleri ifade ediyordu: Baş yarasa ve askerleri ile içki
sofralarında ki fahişeleştirilmiş kadınlar hangi halkın sembolüydü.İzleyiciye
kalmış bir yorum.Mustafa Erdoğan bu tercihin bilinçli seçildiğin söylüyor.
Kürt ve Zaza tarihi açısından; "Nemrut Dağı ve Kommagene
Krallığı” çok önemli bir yer. Çünkü dünyadaki ilk barış
antlaşmasının yapıldığı ve barış anıtının olduğu bir mekandır.
Nemrut Dağı’nda her Tanrı'nın iki adı vardır; biri Antik-Anadolu
dilinde, diğeri Latin dilinde. Şu hassas dönemde; ülkemizde yakalanmaya çalışılan
konseptte, iki bin yıl öncesinden gelen
ve birilerinin bugün “Dans ile gelen” seslerimidir ?
100 kişiyle anlatılan ve kapalı gişe gösterilen, ayakta alkışlara
verilen; Erdoğanların selamıyla anlatılan nedir ? Urartu silüetleriyle ne
anlatılmaya çalışılmıştır. Kavimler geçidi olan Anadolu’da 100 çıvarında
Devlet kurulmuş, ama hepsi arkeolojik mezarlığa dönüşmüştür.
Sultans of the Dance'ta anlatılan iyi ile kötünün mücadelesi
midir ? Yoksa başka bir şey midir ? Sonuç olarak güzel bağlanmış
Karadeniz horonuyla; Kafkaslar; Mezopotamya, Anadolu, Balkanlar; tüm insanlar
birbiriyle barışık, dilleriyle dinleriyle kültürleriyle.. Görünüm böyle:
ama Karadeniz ve Hakkarili iki kafadar; Müziği ve dansı siyasalaştırarak
amaçlarına uygun hale getirmişlerdir. Yerellikten evrenselliğe yönlenme
siyasal bir zeminde ele alınmıştır.
“Türk folkloruna ithaf edilmiş” olarak lanse edilse de “Dansın
Sultanları” aslında Türklük’ten çok Anadolu’daki
“etnik azınlıklar” anlatılmıştır. Tarih bilincinden yoksun
kamuoyu “medya güdümü”nde yönlendirilmiştir. Ekip olarak iyi hazırlanmış
“etnik dans ve görsel şöleni” propoğandayla
“Türklerin Anadolu’daki coğrafi motifleri olarak” sunulmuştur.
Biraz Anadolu ve Türk tarihini bilen “mürekkep yalamış”zevat bunun böyle
olmadığını görebilir.
Bu yapıt izledikten sonra eleştirel bir yazı yazayım dedim. Fakat,
daha dikkatli davranmak için; ikinci kez izledikten sonra, “objektif düşünüp”
ve nesnel temelde gösteriyi değerlendirmek istediğimden yazımı erteledim.
Hatta, Cemal Şener; gösteri ile ilgili düşüncelerimi yazmamı istedi;
Karacaahmet Sultan Dergisi’nde yayınlanmak üzere.... Anadolu Tarihi’ni
bilen bir sanat eleştirmeni daha iyi değerlendirmesini yapar diye: “Her şeye
“Maydonoz olmamak için” yazmaktan vazgeçtim. Çünkü; belki dedim
“beyni dumura uğramamış bir Kemalist” çıkarda bir eleştiri yazısı
yazar diye bekledim. “Uyuşturulmuş Cemevi yöneticilerinden ve Örtülü ödenekten
beslenen yazar, çizer ve dedelerden” bir beklentim yok. 1950’lili yıllarda
Diyanet İşleri Başkanlığı “Batiniler ve Karmatiler” ile ilğili bir
kitap yayınlar. Bu kitapta Batinilerin yani Alevilerin “Kadınlarını ortak
kullandıklarını” yazdığı için; karşı cevap yazılıp ilgililere gönderilmesi
amacıyla: Maraş’ın Kantarma Köyünde Dedeler toplanır. Toplantı da Halil
Öztoprak’ta vardır. Dedeler; Halil Öztorak’a DİB.’na şunuda yaz,
bunuda yaz, gitiğin zaman şunlarıda söyle gibi bir çok tahrik edici laflar
söylerler. Halil Öztoprak, o dönemde kitaplarından dolayı koğuşturma ve
takiptedir. Halil Öztoprak dedelere dönerek: “Bu Alevi sürüsünün Çoban
Köpeği ben miyim ki ? Hep ben havlıyorum. Alevilerin sırtından geçinen
sizlersiniz biraz da sizler havlayın.” Der ve toplantıdan ayrılır. Evet
son on yılda Alevilerin sırtından geçinenler: “Bana dokunmayan yılan bin
yaşasın” hesabıyla suya sabuna dokunmadan ceplerini doldurdular. Köşe başlarını
da bu “bukalemunlar” tutmuşlar. Biz ne söylesek de, itibarı bu iki yüzlüler
görüyor. Ne diyelim vicdanımız rahat etmediği için yine de söyleyeceğiz.
Fakat siyasette olduğu gibi sanattaki yağdanlıklar da sanki “Anadolu’daki
tüm uygarlıkları ve kültürleri” ifade ediyormuş gibi “Dansın
Sultanları” adlı gösteriyi göklere çıkardılar. Ballandıra ballandıra
anlattılar.
Duyarlı davranan Sayın Engin Sözen’in “Alevilerin forumu”da ki
30.07.2001 tarihli yazısını görünce; bende birkaç söz etmek gereğini
duydum.
1. Müzikli gösterinin tarihsel “senaryo kurgulanması” Anadolu
Tarihi’nden çok bir “Kürt ve Pontus” tarih ve müziğini önplana çıkarmaktadır.
İçine birkaç motif ve müzik ritmi ekleyerek Takıyye yapmaya gerek yoktu. Doğrudan
doğruya: Kürt tarih ve ezgileri ile Karadeniz muzikisini
ve horonunu kordunuz olur biterdi. Bizde saygı duyardık.
2. İlk giriş “Ateşgâh”taki bir dansla başlayarak; Zerdüşt-Ezidi
Kürt İnanç ve Kültürünün anlatmaktadır ki; dansı seyrini
belirlemektedir. Davul yine doğuya özgüdür ki, yine ağırlık bu alete
verilmiştir. Tef yine öyledir. Türklerin mili sazı bağlama yoktur.
3. KYBELE Ana-Tanrıçası Anadolu
Alevilerinde Fatıma Ana ile özdeşleşmiştir. Ama, dans da Aleviliğin adı
bile yoktu. Bu tip Alevi kültleri dans da yer almamıştır.
4. Baba İlyas-Baba İshak ve Babailer, Hacı Bektaş, Şeyh Bedreddin,
Pir Sultanlar gibi Alevi önderleri yok sayılmıştır. Zalimin Zülmüne başkaldıranlar
Anadolu Müziği ve Dansı denen bir gösteride yer almamıştır. Hacı Bektaş’ın
kafasında ki keçe külah taç; Nemrut Dağı’ndaki heykelin kavuğunun aynısıdır.
Bu görmezlikten gelinmiştir. Fonda Kürt tarihi olduğu sanılan görüntüler
yer almıştır.
5. Yeniden diriliş olarak Mevlana Sema’sı ve rirüellerine yer
verildiği halde; Hûlül ve yenden doğuşa, don ve kalıp değiştirmeye
inanan;Alevilerin Cem ve semahına hiç yer verilmemiştir. Alevi-Bektaşi kültür
ve inancı yok sayılmıştır.
6. Dansın Sultanları;bir kısım Anadolu motifleri olmasına karşın
özellikle bilinçli olarak sünni bir anlayış sergilenmiştir. Etik olarak
bir sanatçıya yakışmayan duruş olarak değerlendirmekteyim.
SON SÖZ: Hakkarili Erdoğan Kardeşlere; Müzik yapımcısı Karadenizli’ye ne diyelim: “Ot kökünüm üstünde biter.” Anadolu çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı ama bugün gelinen nokta da bu yapıyı ayakta tutan Alevi öğretisidir. Aleviler; ülkemizin çimento harcıdır. Bu durum artık; Türk’üyle Kürt’yle, Lazı’yla, Rum’uyla, Ermeni’siyle, Zaza’sıyla, Arap’ıyla, Arnavut’uyla, Çerkez’yle vb. tüm farklı kimliklerce algılanmalıdır. Alevilik evrensel bir öğretidir: her kimlikten insanı kucaklar; yeter ki bu inancı, kültürü ve toplumsal yaşam biçimini tanısınlar.....