Yine Birileri Birşeyler mi Tezgahlıyor?
Dr. M. Akif AKALIN
2001
yılının ilk üç ayı Aleviler açısından çok dikkat çekici gelişmelere sahne
oldu. Bunlar arasında Alevi gençler ile, bazı yasadışı örgütler arasında ilgi
kurma çabalarını; Kızıldeli dergisinin DGM tarafından “halkı din ve mezhep
farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa kışkıtrma” gerekçesiyle toplatılmasını;
Alevi – Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği’nin kuruluş dilekçesinin
Ankara Valiliği tarafından onaylanmamasını ve yeni Cemevleri yapılmasını engelleme
girişimlerini sayabiliriz.
Diyanet
İşleri Başkanlığı’nın, İl Müftüleri toplantısında bir Alevi Raporu
dağıtması; MGK, MİT ve İçişleri Bakanlığı’nda Alevilerin ve Alevi
örgütlerinin tartışılmaya başladıkları yolunda duyumlar alınması ve “belli
merkezlerden” bazı Alevi kuruluşlarını açıkça hedef gösteren yayınların
başlatılması da önemli gelişmelerdir.
Bu
gelişmeler karşısında Aleviler, “yüzyılların deneyimi” ile hemen
duyarlılıklarını ortaya koymuşlar ve bu gelişmelerin Maraş, Çorum, Sivas...
katliamlarını tezgahlayanların yeni bir girişimi olup olmadığını tartışmaya
başlamışlardır. Acaba bu kaygı haklı temellere mi dayanıyor, yoksa bu kaygının
arkasında yaşanmış olumsuz deneyimlere dayalı paranoid bir sanrı mı var? Bu soruyu
yanıtlayabilmek için, bu olayların hangi ortamda oluştuğuna ve başka olaylarla bir
ilişkisi olup olmadığına bakmak gerekiyor. Bütün bu olup bitenler “tesadüfen”
mi ard arda geldi, yoksa aralarında bir bağ mı var?
Son
birkaç yılı Aleviler açısından değerlendirdiğimizde, Alevi dünyasında çok
önemli gelişmelerin yaşanmış olduğunu görürüz. Bu gelişmeleri iki başlık
altında toplayabiliriz. Bunlardan birincisi Aleviler arasında bir “kimlik”
tartışmasının öne çıkmasıdır. Aleviler, kimliklerini bütün yönleriyle ortaya
koyma ve Aleviliği “bilimsel” bir yöntemle ele alma çabalarını
arttırmışlardır. Bu amaçla Alevi aydınlar tarafından sürdürülen çalışmalar
“dar” elit bir çerçevede sınırlı kalmamış, geniş yığınların da (bunlar
arasında Alevi olmayanların sayısı az değildir) ilgisini çekmiştir.
İkinci
gelişme ise gidrek artan ve yaygınlaşan bir “örgütlenme” eğilimidir.
Aleviler bugün; yerel, bölgesel ve ulusal ölçeklerde (hatta yurtdışında) çok ciddi
bir örgütlenme çabası içine girmişlerdir. Dahası, bu örgütler arasında “güçlerini
birleştirme” ve “daha büyük çatılar altında toplanma” eğilimi çok
güçlüdür. Hatta bazı Alevi örgütleri “birlik” sorununu gündemlerinin başına
almışlar, bütün enerjilerini bu alana yığmışlardır. Alevi – Baktaşi
kuruluşların 15 Ağustos 2000 tarihinde Hacı Bektaş’ta “birlik” kararı
almalarının ardından, yıldırım hızıyla çalışmaların sonuçlandırılması ve
25 Eylül 2000 tarihinde Ankara’da Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği’nin
oluşturulması son yılların en önemli gelişmesidir.
Kuşkusuz
bu gelişmeler bir dizi sosyal, ekonomik hatta siyasi gelişmenin ürünüdür. Özellikle
Türkiye’nin kentleşmesi ve Türkiye’de “kentli” yaşamın başat hale gelmesinin
bu tablodaki rolü çok büyüktür. Yine globalleşmeyle birlikte “dinsel” alanda
ortaya çıkan yeni eğilimlerin de bu süreçte bir payı olduğu yadsınamaz.(*) Fakat
bu yazıda nedenler yerine sonuçlar üzerinde durulacaktır.
İnanç
dünyasında yaşanan ulusal ve global ölçeklerdeki gelişmeleri dahi geride
bırakabilecek bir olgu da, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda ulaştığı noktadır.
1999 yılının son günlerinde Türkiye için AB’ne “aday” statüsünün tanınmasıyla,
Türkiye yepyeni bir sürece girmiştir. Bu süreçte belirleyici öge “Kopenhag
Kriterleri” ve uyum sürecidir. Artık Türkiye, ya Avrupa’nın “değerlerini”
benimseyecek, ya da bu sevdadan vazgeçecektir. Türkiye’nin “beni olduğum gibi kabul
et, yoksa...” blöfünü AB görmüş ve karşılık olarak “ya bizim değerlerimizi
benimse, ya da...” diyerek elini açmıştır. Yani Türkiye’nin “kaderini”
belirlemekte “yetki” sahibi olanlar artık tamamen köşeye sıkışmış
durumdadırlar.
Peki
bu gelişmenin konumuzla ve Aleviler ile ne ilgisi var?
Bu
sorunun yanıtı, yine Kopenhag Kriterlerinde, yani Avrupa’yı Avrupa yapan “değerler”
sisteminde yatıyor. Bunların başında da Türkiye’nin pek gündemine almaya yanaşmadığı
inanç – vicdan özgürlüğü (inançsızlık da dahil) geliyor. Sözün özü,
eğer Türkiye AB’ne girmek istiyorsa, inanç – vicdan özgürlüğü alanında “yükümlülüklerini”
yerine getirmek zorundadır. Yani eğer Türkiye AB’ne girerse, bundan sonra Alevilerin
Cemevi yaptırma talepleri, “bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep adına
faaliyette bulunmak üzere dernek kurulamaz” denerek geri çevrilemeyecektir. Yani eğer
Türkiye AB’ne girerse, bundan sonra Kızıldeli dergisi, “halkı din ve mezhep
farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik edici mahiyette sözlerin
yer aldığı” gerekçesiyle toplatılamayacaktır. Bence bu gelişme, yazının
başındaki gelişmeleri açıklamakta çok önemli ipuçları vermektedir.
Acaba
birileri, “yarın AB’ne girilir ve Türkiye demokratikleşmek zorunda kalırsa
ihtimali” karşısında bazı hesaplar içine mi girmiştir? Düşünün, Türkiye,
Avrupa’nın değerlerini benimsemiş, düşünce ve inanç özgürlüğü önündeki
tüm engelleri kaldırmış, isteyen istediği gibi düşünebiliyor ve bu düşüncesi
nedeniyle hapse atılamıyor... İnançsızların yalandan cenaze namazları kılınmıyor
ve cenazeleri ortada kalmıyor... Kimsenin inançları nedeniyle okuma ve çalışma
hakkı elinden alınamıyor... Bu tehditlere (!) karşı önlem almak gerekmez mi?
Yani Türkiye AB’ne girdi diye insanların özgürleşmesine izin mi verilecek?
Birileri
birşeyler yapmalı (?) ve bence yapıyor. Yapılan “taleplerin kısılmaya çalışılması”dır.
Eğer kimse düşünce, inanç ya da vicdan özgürlüğü talep etmezse, “vermeye”
gerek kalmayacaktır. O zaman AB’ne gönül rahatlığı ile girilebilir, Türkiye
demokratikleştirilebilir. Ama önce pürüzler temizlenmeli ve bunun için fazla süre
kalmadı...
Bazan
“çok mu kötümserim” diye düşünüyorum, fakat Maraş, Çorum, Sivas, Gazi... aklıma
geldikçe kendimi haklı buluyorum. Bu nedenle Alevi – Bektaşi kuruluşların son
gelişmeler karşındaki duyarlığını takdirle karşılıyorum. Kamuoyunu
duyarlılaştırma çabalarının olumlu sonuçlanacağına ve bazı kuşbeyinlilerin
kirli hesaplarını boşa çıkartacağına inanıyorum.
(*) Globalleşme ve Aleviler M.Akif Akalın